bilincalti21.yy’ın ilk yıllarını yaşayan insanoğlu, tarih boyunca kendi yarattıkları ile kendi yaşamını zorlaştırmıştır. Silahlar, atom bombası, televizyon gibi teknolojiye bağlı yaratımlar dışında, milliyetçilik gibi bazı kavramlar da bu yaşamı zorlaştıranlar arasındadır. “İnsan” içinde olduğu savaş, iş yaşamı, sanat ve bunun gibi bir çok ortamda, bu yarattıklarına çeşitli sebeplerle bağlı kalmayı sürdürmüş, ancak yok etmek isteğini, isyanlarını yansıttığı ya da yeniden türettiği çeşitli konuların başında ya da sonunda hep karşısına çıkan ve onun tarafından yargılanacağını bildiği kavram ‘etik’ olmuştur. Hiç bir zaman kendisini neslini, haysiyetini, hayatını ve zamanını düşünmekten alıkoyamayan insan ırkı, kendi iç dünyasına çekilince bireysel etiğinin ona ne gibi kısıtlamalar getirdiğini, ne gibi kolaylıklar sağladığını düşünmekten kaçamaz. Kurumsal düzeyde ise, akademik ortamlarda yoğun bir şekilde tartışılan ve zaman zaman küçümsenen etik kavramı hakkında araştırmalar yapılmakta, kurumsal etik kodlarının kamuoyuna açıklanması gereği hissedilmektedir.
Ancak bu kurumsal çabalar, doğa, zaman, bilim, teknoloji, sanat alanında örneğin finansal kaynakların yöneticilerini samimiyetsiz bulmamızı, toplumsal geleceğe dair umutsuzluk duymamızı engellememektedir.

Bu umutsuzluğun sebebi ticaret ve etik arasında varolan gerilim midir? Kısaca, ticarette etiğin söz konusu olamayacağı varsayımı mıdır? Tüm bunları derinlemesine düşündüğümüzde, belki de modern çağda sıklıkla karşılaştığımız etik kavramının en büyük sorununun, düşünce çağının başlangıcının da sorunu olması da ilgi çekicidir. Zira etik kesinleşmiş bir tanıma sahip değildir. Etik kavramının kendisi tam da bir çıkar mücadelesi alanına dönüşmüş ve bu nedenle de etik kurallar belirlenmesi işi, içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir Etiğe ilginin canlanmasında çeşitli etkenler rol oynamıştır. Ne var ki, bugün moda olan, felsefenin daimi bilgisel bir alanı olarak etik değildir. Moda olan,“meslek etiği” denilen ilkelerdir. Bunların en eskileri bio-medikal etik veya bioetik ve basın etiğidir. Şu anda çeşitli meslekler ve hizmet alanları da, kendi etiklerini geliştirme çabası içerisindedir. ‘Etik’le ilgili bir diğer gelişme de, bütün kültürlere saygı talebinin ve postmodernizmin norm sorunlarına relativist yaklaşımının -”her şey olur” (any-thing goes) ilkesinin- yarattığı kargaşa karşısında, bazı çevrelerin “evrensel bir etik” veya “evrenselleştirilebilir bir etik” ya da “global bir etik” geliştirme girişimleridir. Etikle ilgili bu girişimlerde çeşitli epistemolojik karıştırmalar dikkat çekmektedir. Bu karıştırmalar da, etiğin, bugün gündeme getiren ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde geliştirilmesine engel olmaktadır. Continue reading »

Share

 
bushido öğretisi

Samurayların temel etiği olan efendiye saygının orjini olan savaş kodu olarak adlandırılır Bushido :  

“”samuray olan kişi herşeyden önce bilmelidir ve gündüz ve gece asla aklından çıkartmamalıdır ki, o ölmek zorundadır.”/daidoji yuzan 16.yy 

9. yüzyılda Samuray’ kavramının ortaya çıkması merkezi idarenin yerel toprak sahipleri üzerindeki kontrolünü kaybetmesi ile başlar. Yerel idareler kendi askeri güçlerini kurmuşlardı ve bu gücün başına “bushi” ya da “samurai” olarak adlandırılan savaşçıları getirmişlerdi. savaşçılar onurlu bir şekilde barışın bekçileri oldular. Üstün ahlak yapıları onlara duyulan saygının en önemli nedenidir. Samuraylar hayatları boyunca “bushido” kısaca savaşçının kodu olarak bilinen etikler topluluğuna göre yaşamıştır. Aşağıda 17.yüzyılda eski bir samuray olan bir zen rahibinin bu etikleri belirten bir yazıtı var: 

samuray’ın yolu ölümde bulunur. sıra geldiğinde ölümün hızlı seçeneği vardır. yaşam ve ölüm arasındaki çizgide amaçlarına ulaşmış olmak önemli değildir.hepimiz yaşamak isteriz.ve hayatımızın büyük bir bölümünde mantığımız çerçevesinde, isteklerimizi yaparız. ancak amacımıza ulaşamadan yaşamaya devam etmek korkaktır.bu tehlikeli ince bir çizgidir.amacına ulaşmadan ölmek bir köpek gibi ölmektir, fanatikçe ancak bunda utanç yoktur.

Samurayın yolu”nun içeriği budur. Her sabah ve akşam kalbini doğru ayarlarsan vücudun iflas edene kadar yaşayabilirsin.özgürlük böyle kazanılır.  İşçi olmak başkasının efendisine uşaklık etmekten farklı değildir. Bu iyi ve kötü arasındaki seçimi efendiye bırakmak ve kişisel ilgilerden vazgeçmek demektir. Eğer böyle iki üç adam varsa bahşiş güvendedir. Efendi ve uşak arasında sadakatin önemli olduğu söylenir. Elde edilmez olsa da bu gözler önündedir. Eğer kendini buna ayarlarsan harika bir hizmetkar olursun. Ölümü hakkında bir fikre sahip olmayan kişi kötü bir şekilde öleceğini garantilemiştir. Ölümünü belirlemiş olan kişi ise asla değersiz olamaz.kişi bu endişe üzerinde çalışmalıdır. 

Eğer biri samuray olmakla ilgili bir şey söyleyecekse, temeli ruhunu ve vücudunu efendisine nasıl adadığı ile ilgili olmalıdır. Bunun ötesinde ne olduğunu soran kişiye verilecek cevap ise “kendini zeka, insanlık ve cesaret ile bilemek” olmalıdır. Sıradan bir insan için bu üç değeri bir araya getirmek mümkün gözükmeyebilir ancak kolaydır. Zeka, olayları başkalarıyla tartışabilmekten fazla birşey değildir. Sonsuz hikmet böyle kazanılır. İnsanlık, başkaları için yaptığımız şeylerdir. Kendimizi başkaları ile kıyaslamak ve onları öne çıkartmaktır. Cesaret birinin dişini kırmaktır. Sadece bunu yapmak ve zorlamaktır, çevredekileri önemsememektir. Bunların üzerinde olan şeylerin bilinmesi gerekmez. Kişisel görünüş, konuşma tarzı ve kaligrafi önemlidir. Ve bunlar günlük işlerdir, çalışarak ilerletilir. Temelde güçlü olmak önemlidir. Bu özellikleri kazanmış bir kişi bizim uzmanlık alanımızın tarihini ve değerlerini anlayabilir. Daha sonra kendini geliştirmek için birçok sanatı inceleyebilir. Eğer baştan düşünürseniz hizmetkar olmak basittir. Ve bu günlerde işe yarayan insanları göz önüne alırsanız onların bu üç özelliğe sahip olduklarını görürsünüz.” 

Samuray ölmek için yaşadı. üstün ahlakları onları günümüze kadar taşıyan en büyük özellikleri. Asla gerekmedikçe öldürmediler. Ve öldürdüklerinde asla acıyı uzatmadılar. 

Japonların çok takdir edilen bir anlayışları vardır. Çirkin karşıladıkları bir olayın uzamasını, sürüncemeye girmesini sevmezler. Bu yüzdendir ki düelloları uzatmazlar ve çabuk olan çözümü seçerler. alıştığımız şekilde, kılıçları birbirine çarparak gürültü yapmazlar. Düelloları göz göze geldikleri anda başlar ve kılıçlar öldürmek için indiğinde savaşçılardan biri ölür. Beraberlik yoktur!

Share

Modern Hayatın Ressamı

Charles Baudelaire’nin, ressam Constantin Guys’ı incelemeyi alıp buradan hareketle modernizm’i ve kent yaşamını sorguladığı kitaptır.

Paris’in modern kimliğinin bu sorgulamaya dahil olması, şuh bulvarlarıyla, rütin hayat örgüsüyle, lüks vitrinleriyle, organik arterleriyle vardır ve bunların soyut imge anlamında yıkıma, kaosa, zahmete ve bıkkınlığa sebep olacağını düşünülebilir. Ressam guys’ın eserleri ise modern kent üzerine resim analizi anlamında övgüsüne sahipken, aslında resimlerin bu kadar derinliğinin olmasını baudelaire, çelişkilerin, karmaşanın, ruhsuzluğun mozaiği olarak yorumlar.. Sanki bir imge göçü vardır kentte ve kentlileşmede…

Mimar bir arkadaşımla istanbul’un kent dokusu şemsiyesi altında yozluğa ve yaşanabilir kılınmaya giden iki farklı yüzü üzerine yaptığımız buna benzer kritiğiminn, Baudelaire evrenindeki bu kitap bünyesinde yer alan sözleriyle anlam bulduğunu görmek daha da düşündürmüştü beni:

” modernite anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır, sanatın yarısıdır; öteki yarısı ise sonsuz olandır; değişmeyendir.”

Constantin Guy, bir ressam ataletiyle kendini gizleyip kentin içine baktığı uçurumları ve uçurtmaları çizmiştir. Baudelaire de ona ‘serbest zaman tiryakisi’ demiştir. Kentte yaşarken ödediğimiz diyetin hatrını acımasızca soruyor Baudelaire. kanıtladığı kadar, kanırtıyor da. Açmazlara sürükleyip, hedefsizleştiriyor da… “biz devinimiz” diyor ve devinimimizi vahşete sürükleyen bir soluğa muhtaçlığıyla anlatıyor…

Hayyam’ın dediği gibi “bazen bir peynirde delikler arayan böcekler gibiyiz” şehirde. Freud’un “uygarlık ve hoşnutsuzlukları”nda etraflıca incelenmiş bu yabancılaşma olgusunu, imgelemedeki göçe bağlamak, Baudelaire’in mekan darlığı yaşayan kan dolaşımını, süreksizlikle eşdeğer bir renkte kınından çıkarıp yağdırmaktır şehre…

Share

kayipkitamu

 James Churchward’ın kaleminden çıkan Kayıp Uygarlıklar serisi, serinin ilk kitabını burada tanıtırken bahsettiğim gibi çok önemli bir kaynak kitabı. Bildiğiniz gibi kökenlerimizin Mu kıtasından geldiğine inanan Atatürk de bu seriyi 60 kişilik bir çeviri ekibine yıllar önce dilimize çevirtmiş ve sırlar içerisinde olan Mu kıtası hakkında özellikle yeri ve insanın yaratılışına kadar giden bilgileri, yönetim tarzını ve dil yapısının Öz Türkçe ile olan karşılaştırmalarını büyük bir dikkatle incelemişti.

Halen Anıtkabir kütüphanesinde bulunan bu eserlerin orjinalleri ve çevirileri yıllar sonra tekrar bu sefer halka sunulacak şekilde dilimiz altında yayınlanıyor. Yazar James Churchward’ın 1930′lu yıllarda ilk basımı yapılan bu eserle birlikte Mu hakkında birçok bilinmeyen parça biraraya gelmiş oldu. Serinin ilk kitabındaki Mu hakkındaki temel bilgilerlerden sonra serinin ikinci kitabı yine kimsenin inkar edemeyeceği belgelerle dolu.

Şu sıralar oldukça populeritesi artan “Atlantis nerede?” tartışmalarına da beyninizle cevap bulabilmenize imkan tanıyan bu kitabı okuduktan sonra esasında ortada olan ve birleştirilmeyi bekleyen parçaların size henüz birkaçı eksik olsa da bütünlenmiş bir halini göreceksiniz. İnsanın tarihiyle birlikte gelişen zevkler, mimari , tarım , din, refah seviyesi farklılaşmaları gibi uygarlık ölçütlerinin Mu kıtasının yaşam standartlarıyla pek bir ayrım arzetmediği anlaşılıyor. Özellikle okültizm felsefesine ilgi duyanların çok kolay bir şekilde olan bitene çabucak sonuçlar çıkaracağına eminim. James Churchward’ın 2 yıl süren Himalayalar’daki bir rahibin yanında inziva döneminde bulunduğu sıralarda gizli bir ilim keşfettiğini zaten ilk kitapta da belirtmiştim. Burada eski tabletlerde geçen bilgilerin deşifrelerinden yola çıkan yazar, Dünya’ya geçmiş uygarlıkların içinde bulunan her türlü oluşumu inceleyerek Mu kıtasının temel bir çıkış noktası olduğunu öne sürüyor.

Özel bir tarihçi ve arkeolog olarak çalışmalarını sürdüren James Churchward, yeryüzünde bir çok tapınak, ahit, yapıt ve geçmişin bıraktığı diğer izleri araştırmaya kendini adayarak oluşturduğu bu kitapların teklik yasasına uyan yaklaşım tarzı çok ilgimi çekiyor. Kitabın sayfalarını atladığınızda örneğin biraz önce bulunduğunuz Yunan yazıtlarından Kuzey Amerika’ya elinizdeki Yunan bilgileriyle gitmekle değişik bir açı yakalıyorsunuz. Kısacası kitabın kurgusu çok iyi. Kayalara kazınan resimler, yeryüzünden hala bulunan yamyamların kullandığı şekiller, kıtaların ötesindeki alfabelerin benzerlikleri bir puzzleın parçaları gibi esasında. Kitapta esas ağırlık verilen kısımlarda bunlar zaten. Semboller. Mayaların, Çinlilerin, Mezopotamyalıların ya da Hawaiilerin kullandığı sembollerin ne anlama geldiğini ve mitolojide ve dinler kültüründeki karşılıkları da Mu’ya giden kapılarının anahtarlarından biri . Yazı dili ve biraz önce bahsettiğim gibi kitabın kurgusu sizi alıp atalarınıza götürüyor.

Önce serinin ilk kitabını okuduktan sonra buraya geçmeniz bilgi referanslarının havada kalmaması için şart. Kitaptan tatmin edici sonuçlarla ayrılacağınıza eminim. Belgelerin tartışılmazlığı, aklın gücü ve geçmişin aynasıyla efsane mi değil mi sorularına sahne olan Mu kıtası tekrar su üstünde. Tarihçilerin ve konuyla ilgilenenlerin yıllar önce kitabı hatmettiklerini düşündüğümden, bizler için Mu’yu ve Atlantis’i, volkanik patlamaların sonuçları ve Mu’ya ne olduların cevaplarını , farklı kültürlerdeki yaşamları ve kullanılan sembollerin anlamlarını arayıp bulamayanlar için kesinlikle hem başlangıç hem de kaynak kitabı olma özelliğini taşıyor James Churchward’ın bu serisi.

Share

 

batikkitamu

Kitap hakkında yoruma başlamadan önce eserin öneminden bahsetmek istiyorum: İnsanlığın ana yurdu olarak tanımlanan MU uygarlığının ,uygarlığın beşiği olmasının bir çok bulgu mevcut.Bu kitapta  da mevcut olan bulgular sayesinde bugün Pasifik kıyılarına gömülmüş olan Mu kıtasının hikayesini ,etkileyici bulanlardan biri olan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün de inceleyip araştırması ilginçtir. Atatürk’ün Mu kıtasından geldiğini iddia edenlerin sayısı çoktur. Bununla ilgili iddiaların sonuçlarını Mu kıtasının neden bu kadar uygarlığın doğumuna sebep olduğunu da anlamak mümkün. O yüzden bu kitabın ülkemizde basılması geç de olsa önemli. JAMES CHURCHWARD arkeolojik tabletleri deşifre ederek aktardığı bilgiler 70 yıl önce dilimize çevrilmiş ve uzun uzun incelenerek ve hakkında raporlar hazırlanarak ATATÜRK tarafından okunmuştu.

Halen Anıtkabir Kütüphanesi’nde camekanlı vitrinlerde bu eserlerin ingilizcesini görebilirsiiz. ATATÜRK’ün en çok merak ettiği konulardan biri olan Türklerin ve Anadolu İnsanının kökleri ve atalarıydı. Bu amaçla 1930′da TÜRK TARİH KURUMU’nu kurdu.Atatürk’ün kitapta da bahsi geçen sözleri şu şekilde idi: “Bizim Türk milletinin eski ve şerefli bir millettir.Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için “kartal”ın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır.Ta uzakları görür,hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir.” Atatürk’ün de parmak bastığı gibi Türk soyunun bu kadar ölümsüz bir ırk olmasının sebeplerinden biri de uygarlığın beşiği olan Mu kıtasından mı gelmesiydi? Mısır, Atlantis,İnka ve Azteklerin tarihe vurduğu damgaların Türklerin de vurmasına ” ilginç bir tesadüften öteye gidemez” diyemeyiz. Kızılderililerin soyunun Türklerden gelmesi gibi bir soru da gündemde iken böyle bir araştırmanın yapılması gayet doğal.Bering boğazıyla açıklanmayacak kadar ilginç bir hikaye bu olay. Gelelim yazarın hikayesine:

Albay JAMES CHURCHWARD hayatını adadığı bu araştırmalarıyla bilinmeyene doğru bir serüvene çıkmıştır. Hint tapınaklarının mahzenlerinden Avusturya’ya, Sibirya’dan Güney denizlerine kadar pek çok ülkeyi gezen James Churchward,1868′de İngiliz Ordusu’nda görev yaparken bir tapınak rahibiyle yakın dost olmuş ve ondan tapınak mahzenlerinde yatan bir çok eski tabletlerin nasıl tercüme edileceğini öğrenmiştir. Bu tabletler bizim uygarlığımızdan önce,çok muazzam bir uygarlığın doğduğunu,geliştiğini ve yok olduğunu söylemektedir.

Kitap KAYIP UYGARLIKLAR SERİSİ’NİN 1.kitabı olarak karşımıza geliyor.Henüz yeni çıkmış olan kitabı birçok kitapçıda henüz göremedim. Yaşamının 50 yılını bu araştırmalara veren James Churchward,bizlere de gerek kendi kökenimizi ,gerekse de Mu uygarlığının oluşumunu ve günümüze etkileri hakkında bir rehber görevi görebilecek bir kitap sunuyor. Eseri bayağı bir etkileyici bulduğumu itiraf edeyim.70 yıldız bu eserin bizden alınması gücüme gitmedi değil.Kitaptan tek bir sonuç çıkartamıyorsunuz. Her sayfasını okurken kafanız tarih girdaplarında dönüp dolaşıp,elinizdekilerin bilgilerin yetersizliğine hayıflanmakla geçiyor. Başlangıçta Mu uygarlığının coğrafi özellikleriyle bir giriş yapıldıktan sonra ilerleyen sayfalar çeşitli ırkların coğrafi özellikleri ile ilişkilendirmeye gidiyor. Kitabın kurgulanması iyi olduğundan başa dönüp bir daha okuma gereğini duymuyorsunuz. İnsanın geçirdiği bilgi evriminde esasında çıkış noktasının Mu olduğu anlatılıyor.

Dikkatimi çeken bir başka nokta ise James Churchward’ın hiçbir zaman kabullendirme amacına yönelmemesi. Kimimize göre bu psikolojik bir kabullendirme gibi görünse de ben bu etkiyi kendimde görmedim.Yazar devamlı “benim bulgularıma göre” “buradan çıkartabileceğim sonuç” gibi sözcüklerle bizlerin üzerine bir yük eklemekten kaçınıyor. Kitabın ilerleyen bölümleri ise coğrafik bölgelerin. Yani Meksika, Mısır, Orta Asya, Anadolu gibi yerlerin dinsel ve folklorik özelliklerinin anlatılması ve bulunan kalıntıların Mu kıtasındakilerle bağdaştırılması ya da çakışması. Her bir bölgenin kısa bir tarihinin de verildiği eser,bu açıdan daha sağlam temellerle kitabı okumamıza neden oluyor. Kitapta beğenmediğim bir özelliği ise gereğinden fazla terminolojik terimler kullanılması. Her ne kadar James Churchward coğrafi isimleri günümüzdeki isimlerle anlatmak istese de,gene de bu kötü özelliğini gözümüzden kaçırtamamış. Bu yüzden kitapta çok akıcı bir okuma yok. Buna rağmen Perşembe aldığım kitap Pazar günü bitti.İçeriği ve kurgusuyla sürüklüyor,yazı diliyle değil.

Yine de tavsiyem, müzik dinlerken ya da etrafınızda hareketli bir ortam varken rahatça konsantre olamama riski yüzünden sakin ve sessiz bir ortamda okumanız yönünde. Kitabın sonlarına doğru para-normal olayların da içine girdiği eserde,örneğin sıcak bir kömüre dokurken acının hissedilmemesi için gereken öğretileri üstü kapalı sunuyor.Düşünce gücünün ve bedene hakimiyetin asıl olduğu durumlara gelmek için yapılacak evrimsel düşünce gücü sonlara doğru iyice kendisini gösteriyor. Dikkatimi çeken bir eksiklik ki bu sanırım Türk okuyucularına özgü olacak;Kitabın bazı bölümlerinde aslında bize KAYIP UYGARLILAR SERİSİNİN 2.Kitabı olarak sunulacak KAYIP KITA MU’dan hatırlatmalarla , kitabın bütünlüğü biraz olsun azalmış.

Hazır bahsetmişken Serinin son kitabı MU’NUN KUTSAL SEMBOLLERİ . Eski uygarlılara,düşünce gücüne ve para-normal olaylara meraklıysanız sizi hiç oyalamayım,çünkü şu an kitabı alma girişimlerinize başlamış olabilirsiniz. Ercan Arısoy çevirisiyle EGE META yayınlarından çıkan eser, herşeye rağmen kütüphanenizdeki yerini alacak gibi görünüyor.

Share

NEDEN UZAYDA KOLONİLEŞİYORUZ?

“Her şey beklenti içindeydi, her şey sessiz ve sakindi; hareketsizdi ve gökler bomboştu”

Eski bir Maya efsanesinden alınan bu cümle, uzun bir süreçten sonra Dünyamızın yaşadığı evrimin başlangıcını belki de sonunu belli ediyor. Göklerin bomboş olmasından rahatsız olan yeni Dünyalı bizler, bir çok uydu attık geçtiğimiz yüzyılda uzayın görünen boşluklarına. İlkçağdan itibaren Çinlilerin, Moğolların roket sevdasından alınan güçle 20. yüzyılın süper güçleri önce uzaya çıkıp hava atma yarışına girdiler. Bu uğurda yapılan çalışmalar birçok dünyalının ölümüne neden oldu.
İnsanoğlu gökte yerleşmek için içinde beliren kıpırdanmaları bilim-kurgu öykülerine aktardı. Bu öykülerin temeli ilkçağlardaki uygarlıkların keşif merakından doğmuştu ama bilim-kurgu yazarları uzayda yaşamak yeni gezegenlere ulaşmak ve onların üstünde yaşam destekli, kanunları olan yepyeni bir uygarlık yarattı: UZAY KOLONİLERİ. Ve bu fikirler bilimsel anlamda değer kazandı ve bilim-kurgu romanları aldığı temelleri , insanoğlunun uzaya çıkıp yaşaması için astronomlara ilham verme suretiyle yeni temellere dönüştürdüler. Ve Voyager, SkyLab, Artemis, Space Stations gibi projeler için gün doğdu.
Savaşların, çevrenin ve psikolojinin olumsuz etkilerinin yavaş yavaş bir bulut gibi insanlığın üstünde yer etmesine karşın aynı insanlık o bulutları delip yeni uygarlıkları aramak istiyor. Peki neden?
Bu konuda Prof. Dr. Carl Sagan‘ın bakış açısı oldukça ilginç ” Ne zaman tüm Dünya ve gezegenlerin hepsi keşfedilirse, ne zaman bizler Güneş Sistemi içerisinde kendi kendine yeten bir topluluk olursak, ne zaman ve bir kez daha içimizdeki amaçsız dürtü uyanırsa, o zaman başka yıldızların başka dünyaları ve gezegenleri bizi işaret ederek parmağıyla çağıracaktır.”
Bunun anlamı çok derinlere inerek insan sosyolojisinin içinde aranabilir. Kolonileşmenin nedenleri arasında bu araştırmayı yapanlardan birinin söylediği söz de en az Carl Sagan’ın saptaması kadar ilginçtir:“Dünya hasta değil, o hamile”

Share

Nanoteknoloji

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.
Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İndeks:
- Nedir?
- NanoTıp
- NanoUzay
- NanoEkoloji
- NanoTehlike

NANOTEKNOLOJİ

Share
© 2012 Reha BAŞOĞUL- Küp Şekerden Düşgen Suffusion theme by Sayontan Sinha