Öğütmeyen Değirmenler

hicaz-u puselik ile ay koğuşunda mahkumsak
kuşlarla fesat, yakamozla mahvatsak
birbirini yiyorsa içteki kurtlar
ya vücut rayihalarında lisan diyorsa ram
ya da usulsüzse fezadaki gam
durmuyorsak, arıyorsak
bakıyorsak içe, en dibe bi perva gözlerle
işitiyorsak darb-ı meseller arasında balçıklarımızdaki haramları
göğüs kafeslerimize baykuşlar nakşediyorsa menkup karaltıları
naralar atıyorsa günden kalan yanımızdaki kıvrak vücutlar
sevişiyorsak pespaye nazlı ve ıtri vakitlerde
arşta dedikodular arzda sataşmalar ile doluyorsa havz-ı hayal
hicret vakti yanaşıyorsa urlardan
böylece üstümüze yüklenmişse
somdansa semer
olmuyordur, pişmiyordur,elenmiyordur
öğütemiyordur kerbelada kerahetleri değirmenler

Reha Başoğul

İstanbul Ağrısı

kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul’san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

pancak pancak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul’san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul’san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan’ı
zehirleyebilirim

sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite’den
tophane iskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
uykusuz dalgalanıyor

ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kurdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin

eğer sen yine istanbul’san
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul’san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul’san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir.

ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül’ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık”

/Attila İlhan

Maske

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Doğduktan sonra
alınır bir tane
ölmeden önce
satılır bin tane

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

benzemez
hiçbiri birbirine
giyilir
duruma göre

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

görünce
göremezsin çirkinliğini
göremeyince
görürsün güzelliğini

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

gün gelir
ağlar sevdiğine
gün gelir
güler sevmediğine

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

bazen
doğruyu gizler
sevmediğinden
bazen
yanlışı ister
sevdiğinden

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

gece
yokedilir varolanı
gündüz
varedilir yokolanı

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

az bulunur
hep çıkarılamayanı
zor bulunur
hiç takılamayanı

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

kanmaz
kendisinin söylediğine
kanar
başkasının söylemediğine

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Ve böylece
gelir ki
ölüm döşeğine
karşılar herbirimizi
karanlıktan bir maske
koyulur
tüm maskeler öne
sorulur ki
uyar
bu duruma hangi maske
girer
tek başına kabire
istenir ki
benzemelidir
herbirimize
doğarken giydirilene

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Reha Başoğul

Orhan Veli’yle Konuşuyorum Bedenim Boyalı

alıp başımı gitmiştim
koşmuşum Ay’a kadar
üstümde ter kokularımla
yorulmuşum germiştim hamağımı
bahar rüzgarında
yapraklarını sallayan iki ağaca
tam gözlerimi kapattım kapatacağım
diyordum değmeyin keyfime aman ha! ! !

birdenbire duydum ismini
hani şu gürültülü takalar geçerken
sessizlik senin sesinle üzerime gelirken
çekilin Orhaan Velii geliyor diye
kulağıma kuşlar fısıldarken
ya gidin başımdan dedim
yalan söylemeyin yok daha neler
aa sonra bir baktım
gökyüzünü boyuyor biri mavi mavi
bir baktım deniz yırtılmış dikiyor biri
Uzaktan tanıyamadım ama
deniz feneri aydınlattı çehreni
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

bak bak kıskandım şimdi seni
yahu bu bana yapılır mı
elimden almışın deniz kızını?
oh oh cepler de çıkmış dışarı
utanmadan bide sarmışın sırtına balık ağlarını
bedava bunlar galiba…
ne işin var burada senin diye sordun ya
dedim hiç sormaa…
beni de bu havalar mahvetti…
gel gevezelik edelim senle dedin
mahzun duruyorum istersen ilişme dedim
bir sordun neden
bin ah çektim içimden
yine de senin gibi yarım yazmıyorum öyle mısralarımda
yaklaş hele anlatayım sana da
gör bak adalara giden gemiler artık tertemiz geçmiyor
pisletiyorlar güzelim denizimizi
nerde sizin devirdekiler
ya yan yata yata diye söylenirsin değil mi?
sorarım sonra ben onlara
sen üzülme göremedim diye
kurşunkalemim yanımda
tamam tamam unutmadım kırmızı bayraklı
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

biraz ölümden konuşalım tamam da
ya öterse ağustosböcekleri
o zaman son nefesimizi veririz işte
görürüz o zaman sonra sonsuz denizi
neyse…
Tüm bedenimi boya sen yine
hani aramızda kalsın ebemkuşağı renginde
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

Hayret! …ne sırlar anlatıyorsun da
kafam şişmiyor hayret!
Hala Londra Konferansları’nda bahsediyorsun anladım da
geçti onlar anam babam geçti geçti
şimdi herkes seçimleri sakız gibi çiğniyor ağızlarında
biliyor musun
hani derdin ya
bu gaz maskeleri ay ışığını bilir mi
hep bir ağızdan şarkı söyleyebilir mi
orda duralım…bak onlar geçmedi işte
şimdi de mekanik insanlar çıkarttılar başımıza
aklın sıra
güya şiir yazacaklarmış yavuklusuna
hem de güneş batışında hem de Rumeli Hisarı’nda
peh.. bu da senin falcı kadının sözü olsa olsa
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

lakırdılarını, aşklarını anlattın bana tüm gece
ne hayatın varmış senin öyle bee
şeytana uymuşun bi de
eski karının dedikodusunu yapmıyor musun bak yine
sakın ha! hiç değişme
avunalım şairliğimizle işte
Bak aman söyleme Melih Cevdet’le Oktay Rıfat’a
bir sır vereceğim sana
ben sırf seni sevdiğim için seviyorum onları
Mahmut gibi dalga geçmesinler sonra
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

Kadınlar mı dedin?
haha ben Mualla’yı atmamıştım sandala ama
senin kadar çılgındım tasalanma
çok çocukluk yaptım senin gibi ben de çok kadınla
adlarını sorma…
yok öyle yağma…
üşenme edebiyat tarihçilerine sor sen de…
ne çektirdin herkese be
bir isim uğruna öyle kütüphanelerde.
hiç komik değil, gülme öyle…
onu bırak da
ben en çok şu balıkçıları anlatırken baktım senin gözlerine
nasıl gözlerdi öyle be
benimkiler bile kıskandı senden akanları
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

hadi içelim şu rakıdaki balıkla
salatayı iliştir üstüne dedin de
süt içerim ben dedim de yüzünü ekşittin
meraksız çocuk musun oğlum dedin
kıramadım seni koydum bir kaç damla
o zaman da kafanı ben şişirdim
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

bilmezler işte yalnız yaşamayanlar
nasıl korku verir sessizlik insana
nasıl koşarlar aynalara
bir cana hasret
Asıl sen söyle bakalım
biliyorum serde erkeklik var ama
Ağlasam
Sesi mi duyar mıydın mısralarımda
dokunabilir misin gözyaşlarıma
o yerdesin işte biliyorsun
epeyce yaklaşmışım ben sana
seni duydum, gördüm tamam da
nasıl anlatacağım seni
geri döndüğümde insanlara
aman boşveer altı üstü derler deli
gel ağ toplayalım senle bir güzel şimdi
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

ya baksana
insan olmak derdin, hür olalım derdin de
niye esir oldum ben sana bu kadar
kelle fiyatına mı yoksa bu da?
Ah ah Orhan Veli
biliyor musun çok özlemişim ben seni

Reha Başoğul

Tarihi Mısır mistisizmi olduğuna dayandırılan ama daha eski olduğu çıkarımsamalar neticesinde kolayca anlaşılabilecek ölü dünyayla geleceğe dayalı bir sohbet esnasını yaratma hali.

Film endüstrisinden güncel örneklerden “the matrix”, “300″, “minority report” verilebilir ki, kitap olarak da verebileceğim örnek “tibetin ölüler kitabı” dır.

Ölü Cenin Hatıraları
yine o savaşçı deli kadın
soyunun kabuğunu soyuyor
ağlayan doğum ormanlarında
başını çeviriyor günışığı
bir batımlık soğuyor zaman
kalbini dağlıyor sırtlan gülüşü bacakları

yine o savaşçı deli kadın
üstünde kirli çamaşırları
akıl suyu değirmenleri altında
pamuk tarlalarına kayıp gidiyor akıntısı
bir batımlık soğuyor zaman
yüzük parmağında kalakalmış yılan dili acısı

yine o savaşçı deli kadın
rüyasını anlatıyor sürünün sonuna
baharı teselli ediyor karçiçekleri
posasında serpili kum yasası
bir batımlık soğuyor zaman
kozadan çıkartılıyor baltaların sapı

yine o savaşçı deli kadın
ateşten şişlerle örüyor
göz arkasındaki bezleri
inkar ediyor yalnızlığını
bir batımlık soğuyor zaman
dizlerinde kesik düğüm kalıntısı

yine o savaşçı deli kadın
köle siyahı biriktiren ayaları talip
diri diri bayıltılan günahlarına
tek celsede boşaltılıyor yaşamı
bir batımlık soğuyor zaman
buz üstünde bulunuyor kalem kutuları

yine o savaşçı deli kadın
dişlerini arıyor sokakların yırtık cebinde
öykünüyor yelkenli merdivenlere
sıçramış düşlerine sarı adımları
bir batımlık soğuyor zaman
sesinde kızarmış duvar yazıları

yine o savaşçı deli kadın
tüylerinde mandallı çığlıklar
kusarak çizmiş hortlakları
görgü tanığı gardiyanları boğazlıyor tualini
bir batımlık soğuyor zaman
koltuğuna dikiliyor masabaşı çıngırakları

yine o savaşçı deli kadın
dudağında yükseliyor uçuk takımadaları
kaşlarını geriyor çarmıha
göğüs kemiğine bağlanmış kuduz köpek tasmaları
bir batımlık soğuyor zaman
omuzlarına düşüyor asırlık çam ağaçları

yine o savaşçı deli kadın
ödlek ellerine küsüyor suratı
kendi yurdunda bozgunda eklem yuvaları
görülmemiş bir kuşa aşık
bir batımlık soğuyor zaman
kolunu da uçuruyor kanatlarının hafızası

yine o savaşçı deli kadın
kazıyor gökten altı başlı Ayışığını
deri pazarındaki ucubelerle
akik taşı savaşlarını anlatıyor
bir batımlık soğuyor zaman
karaya vuruyor ölü cenin hatıraları

Reha Başoğul

Ölümüm Ele Geçirdi Kalemini

Sürgüsü çekilmiş gözlerimi açtığımda
beni yücelten kalemler gördüm mezarımda
acıtmak mı istiyorsun ölümümü yoksa
rahmine girmek mi yine anadan doğma?

uslarım için yaratmıştım parmaklarımı
türpülemekti amacım köşeli hatıralarımızı
bostan korkuluğu gibi dikildiler karşıma
korkmamı istiyordu acı tarlaları

üstünkörü yazgılar için
tırpanladım korkularından kaçanları
edepsizdik hepimiz bir o kadar da taze
yalnızlığın için ekmiştik tohumlarımızı

bende bilirim çiylerin tabutuma akışını
süzülen sarının beyaza kaçışını
ama bilmekten öteydi sensizken çürüttüğüm sancılar
tekrar doğurtmak istemiyorum yüreğinde ölümümün kışını

çünkü çoktan donmuş olmalıydı sendeki hislerim
sanki çığ altında kalmalıyım dediğim bir seçim
bir kez olsun kurtarma derinlere gömülmüş sevgimi
bırak karların altında sessizce uyusun seni isteyen sözlerim

istemez miyim sanıyorsun özlemeyi
anmaz mıyım sanıyorsun gözlerime değişini
gökyüzü dolunaya sarılmışken
aramaz mıyım sanıyorsun sevişmelerimizi

toprak altında olsam bile
çağırışın hep kanımın akmasını istiyor
al işte bir damla daha ölüm kurban ediyorum
yokluğumu kemirip bitiren sesine

bu gece sabaha karşıma alarak
konuştum senden kaçan beni artık susturman için
isyan bayrağına silmişken bana bakan gözlerini
’anılarımda asla figuran oynamaz’ demesini bilmeliydin

satır aralarına gizlenmiş esrimelerinle
kalemini ele geçirmeliydim
boğmaya çalışsam da onu mürekkeple
yüz kırbaç vursam da sırtına biliyorum ki
özlemini kağıtlara dökmekten hiç vazgeçmeyeceksin…

Reha Başoğul

Küller
Kısık sesle bir çığlık attım cihana
Ağlamaya başladım yalnızlıktan sonsuzluğa giden yolda
Gülücükler saçan hüzünlü palyaçoyu aradım gül bahçelerinde
Ama ızdırabın ölümü hepsinden acımasızdı

Kırık bir oku çıkardım gönlümde
Saf sütü kustum sonunda içimden
Olta attığım kırmızıya beyaz bulaştırdım.
Günleri afaroz ettim mağaralarda

bir kılıç aldım elime
ve biçtim sazlıkları
ölümle burun buruna gelenleri
kafasını kopararak kurtardım

İşte gücün adını koyan sen
Bana verdiğin gözleri
bu uğurda akıttım
Kanımı şerefine kaynattım

Sisin kokusunu
Yaramın tuzunu sevdim
İliklerimdeki soğukluğunu
Kalbimdeki deriyle sakladım

Ellerim yüzüne değdiği her an
Bİr filizin yandığını gördüm
Seni yoketmek isterken
Köpeklerini besledim

O bebekleri arıtan bir kase biliyorum
Yünle kaplanan bir elbise
ÇArşafla kaplanan bir alın
Bunlar benim sana hediyem olsun.

Ancak,
Bilmelisinki
Bu savaş benim değil
Herkesin
Ama Sen beni ilk sıralardan tanıyacaksın

Ve son sıraya geldiğinde adımı anacaksın.

Reha Başoğul

Yaptım

Arkasına bakmadan gitmek dedim
gözucuyla bile dönmemek dedim aşka
sihirli kavanozların kokusunda
kızgın yüreklerin sesi bağrımda dökülü kaldı.

irkildi bedenim eziklikte
gösterişten uzak barajlar aşsam da
bir minik kalp kapakçığında beslenen
gergin sinirlerde kaybettim soluğunu

ölümcül günün yıldönümü bugün
karların izinde bulamadığım sesini
gözlerindeki ışığın aydınlatmadığı çadırımda
yumruklarımı başıma vurup ağladığım gündü tam bugün.

seneler gezindi zamanda
sen bir türlü gezinemedin kaldın dilimde
bir uçurum astı, çiviledi beni
bilinçsizce aradım adını anacak bir takımyıldızını silüetinde

çok sessiz düşler ve arkadaşların
ne kadar sevgi açtın yapraklarında sonraları
bir hata, bir sıla kadar olamadı gülümsemen
son anında ‘üzülme sakın’ demen

ne sözler verdim anılarıma
ne kalın kitaplar bitirdim uğruna
anlatamadığım aşkımdın
şimdi ise tutunamadığım dalım

oysa ki bir dağ daha bekliyordu bizi
bir şarkı daha söyleyecektik orada
bir tepede daha adımızı yazacaktık karlara
bir hayal daha yeşerecekti ay ışığında

nokta dedin oysaki bütün bunlara
beni bana hapsettin yas kokan odalarda
az geçmedi o zaman
az düşmedi yere kan

şimdi sen ordasın ve kimi zaman ellerimde
ve kimi zaman beslediğim kelimelerimde
hiç kızmadın bana biliyorum
ve arkankandiler hiç sormadı bana seni

sen bir gelindin beni ormanlardan soran
bir gemiydin açılan okyanusumda yelken açan
bir suydun özümü sevgiyle boğan
bir ruhtun bedenden öte olan

şimdi burada ve yılları yanıma alarak
istediğin gibi
bir mum bir gül ve bir kırçiçeği
en sevdiğin ses olan cırcırböcekleri

az zaman kaldı doğumuna
buluştuğumuz zaman asacağım fotoğrafını
gel kal diye dönme yıldızlara
verme artık leylaklarını, sinme artık kazağıma

gel artık tekrar yüreğime
ve gözüm ol yeniden bedenimde
dudaklarımı karıştırsın yüzün
önünü görmez olsun öksüzün

biçimsizim biter geçer oyalarına
yaptığın ebrulara dalar düşerim
senimi ararım boyalı sularda
belki olur benden bir tane daha

‘üzülme’ dedin, ‘gül’ dedin son boşlukta
‘hatan yok’ dedin ’seviyorum’ dedin
‘özleme’ dedin, ‘beni doğada büyüt’ dedin
‘yaptım’ dedim, her gün için için
her gün senin için…

Reha Başoğul

Pazar Nedimesi

posta güvercinleri…
artık daha sever oldum,
daha sevecen, daha beyaz bakıyorlar artık bana…
hiç de soğuk değil
ve hiç de eskisi kadar yavaş atmıyor minik kalpleri…

sıhhatın sabun köpüklerini patlatan
çocuk gibi oynamak bu sokak aralarında
ve her geçen anın adını koparmak gül yapraklarından…

sessiz konuşmalar söylenecek
sallanan sandalyeler üstünde
ve ebrularda yüzünü çizmeyi beceremeyeceğim yine belki..
bu kaçıncı sergi bu kaçın resim diye saymıyorum artık
ve artık sadece suyun özüne dalıyorum
bir yunus gibi ve Yunus’un içerisindeki deli gibi…

sadece bir obua sesinin hızında yazacağım adını sulara
ve kimse tanıyamayacak böylece yüzünü
sözünü kalbimin kapakçıklarında kanatacağım
ve salacağım atardamarlarıma…
hiç temizlenmeye gerek duymayacaksın orada….

ne denli iri kar taneleri yağıyor artık kitaplarıma
ve soğuyor iyice yazdıklarım
ve sıcaklıklarınızın arasından
sadece enerjiniz
ve bana bakan gülümsemeniz düşüyor
ve bir taçla tutturuyorum onu boş sayfalara…
hiç yazı olmasın istiyorum orada….
sadece düşlerinizi çizmek
ve boyamak istiyorum kara kalemle kalınca….

bir tazecik gül kurusu oldun artık sen
ve neşelice bakıyorsun artık etrafa özgürce…
ya bizlerden ne bıraktın
yıkayamayacağım kokulu pelerinin dışında
ve dostlarım orada mı
soruyorlar mı beni
‘ne yapıyor bizim deli? ‘

şu erkekler niye bu kadar açlar kadına
ve sonra niye bana patlarlar kadınlar
yolda, sokakta, telefonda ve lafta…

işte birini daha aldı benden
erkeklerin bu açlığı
ve çeviremeyecek artık
gül kurum telefon tuşlarını…

orada yaşama düşlerini
ansiklopedilerde bile göremeyeceğiz
artık ilerde…

annenin gözkapaklarına sahip olamayaşını,
babanın mezarsız oluşuna yanışını
ve küçük masum mavi gözlü kardeşinin bağırışlarını ise
duyacağız kulaklarımızda hep birlikte…

ve bilinmez gözler olarak bakacağız
ve artık sarılamayacaksın bana biliyorum
ama yüreğimde saklı kalacaksın yine…

hep bunlar yazacak sinema afişlerinde
ve sadece senin oynadığın bir başrolde
neon lambalarda kahkaha atan fotoğrafın düşecek
şehrin ve doğanın yakamoz lağımlarına…
ve filmin sonunda yazılanlarda alacaksın ödüllleri..
en iyi yönetmen, oyuncu, müzik ve kostüm…

benim hayatımda en iyi filmi olmayacaksın belki ama
ya onlara ne demeli?
ya onlar kimi alkışlayacaklar şimdi
tek seyrettikleri bu trajedi filminde?

anlamsız şakşaklardan başarı öykülerine
sadece sözlükteki adını bilecek herkes
ve tazecik bahçelerde düşleyecekler seni…

bir sevgilinin hediyesinde gülümseteceksin sevileni
ve genç kızlar sürecekler bazen seni boyunlarına işveli…
ya bülbüller?
hep onlar sana aşık olacak değil ya
şimdi sıra sende artık
nidaların onlar için atmalı
ve teşekkür etmelisin onlara….

ben ise sadece susarak alkışlayacağım seni
kaderin cilvesindeki rolümde…
hep bana düşer bu suskunluklar zaten
ve ölüm denen kurtuluşun açıklamasını yapmak da
sızar yapılan konuşma programının son satırlarına..

ne meşhur adammışım ben ki
şu ölümü tatmadan anlatmak
ve özümsetmek olmuş benim görevim..
bi tatsam zaten ne kadar silecekler gözyaşlarını
ve ne kadar gözükecek dişleri?

huzur rüzgarları ve gözlerindeki ışık yıldızları…
bunlarla bırakıyorum seni yeryüzüne
ve ne mutlu ki birinin daha mezarı gözükmedi yüzüme?
sanırım bu yüzden ölümden hiç korkmadım
ve senin gibi susadım obuanın notalardaki saltanatına…
benim için çal
her baktığım resimde
her dinlediğim müzikte
her soluduğum nifakta…

ve gülümse
senin için yaratılan yeni yemyeşil ve berrak denizde
ben mi?
beni düşünme
ben yine saka kuşu gibiyim merak etme
her gözü oyuluşunda daha güzel ötüyorum
ve doluyorum ölüm türkülerini dilime…
birazda fırçamı süreceğim
sudaki bana bakacak akisine
neyse unut bunu beceremeyeceğim gene
sen mi?
sense bir şahin kadar asil bakıyorsun biz fanilere
ve yüzün bir deniz perisi kadar nur gözüküyor gözüme
umarım sözünü unutmazsın

gülümse….
babalar gününde bize verdiğin hediyeyle gülümse ki
saka kuşun coşsun pazar ilahisiyle
pazar nedimesiyle….

Reha Başoğul

Tombak Dede

yok yok
bir başkaydı onun sanatı
bi başka çekerdi sırmasını
bi başka sürerdi civasını

dükkanı da bi başkaydı onun
girişte yığın yığın hasırdan oturaklar
en arkalara kaçmış bizim tombaklar
yani öyle her müşteri
giremezdi içeri kolay kolay
haliyle pek bilinmezdi ince işleri
kıyamazdı da tabi
yani anlayacağınız
sadece gözüne girmeyenlere
vermemezlik ederdi Tombak Dede
kısacası siz deyin ona
evlere şenlik
biz diyelim
idare ettik gittik
amma
ne tepsileri
ne ibrikleri saklardı orada bi bilseniz
inanın
görür görmez
bir yerleriniz şişerdi hemen
Tombak Dede’nin de nazı
oraya kadardı zaten
fena da olmazdı hani
çarşı pazar
dolaşmazdınız fellik fellik
alıp koydunuz mu evinize
olurdu size işte bi güzel evladiyelik
sahi
ne güzel atardı kahkahalarını
ne güzel süslerdi onlarla tombaklarını
yanakları da bi değişikti sanki
al al
tombik tombik…

sizin de içinizden
geçer mi bazen
yani nasıl desem
hani birisine giderken
düşünür müsünüz
onu orda göremeden
ya geri dönersem?
neden sordum
çünkü
insanın içine doğuyormuş hakkaten
geçen hafta kaldırmışlar naaşını
yetmişe de dayanmıştı gerçi yaşı
kimine göre bu tombaklarla
fazla bile yaşamıştı
ne olursa olsun
Tombak Dedemdi o benim
çok çayını içtim
çok tembihini de küpe bildim

hani kalkmadan önce
biraz daha gül diye
dalga geçerdim ya:
’sende yok tabi yenge
bırakmıyorsun bir türlü be Tombak Dede
acelem var
bekler bizimkisi
hadi
artık bana müsaade ‘
derdim demesine ama
ama senin şu acelen de
yine bir başka oldu be Tombak Dede
alacağın olsun
nur içinde yat emi…

Reha Başoğul

Seni Arayış
arayışın bu yüzünde;

hüzünlü şarkıların tanburuyum
taksimlerde dolaşan
kimi rüyaların şairi
kimi deryaların kayıp kaptanıyım ben.

ehram görmüş tazeciklerin
şarap görmüş hancıların dergahında
sultanların kadehi
çobanların hissedilmeyen asasıyım ben.

irkilen karanfillerden af dileyen
kırılan burçakların hoşgörüsünde
leylakları toplayan
nergislere boş bakan kucağım ben.

dağların yıkamadıklarına hırslanan
önyargıların ezemediği alçaklığın gençliğinde
kanı karla temizleyen çağın
hiçbir zaman olmayacak varisinin özlemiyim ben.

yalnızlar diyarında dost kapısından açılan
karanlık mahzeninde eskitilen fıçıdan kaçırılan
herşeyi çözecek, bulunamamış inci tanesini
gözlerinden akıtan deniz kızının bakışlarıyım ben.

doğmamış çocukların beklenen kaderine
ölmemiş dedelerin son soluğuna
yazılmamış kitabın harflerine
hatla yazılmış laleyim ben.

sürülmemiş toprağın meyvesini veren
çalınmamış güzelliklerin anahtarını diken
işlenmemiş madenlerin parıltısını seçen
kırılmamış kalplerin gülümsemesiyim ben.

girilen kapıların ilk ışığıyım
sönen yıldızların son sözü
kasvetli şimşeklerin gürültüsünde
masumluğun ilk yağmuruyum ben.

anılan oğulların ağıtıyım
kazılan kuyuların ipi
sızılan inlerin ekmeği adına
saçılan yardımların eliyim ben.

bilinmezim
aranmazım
görülmezim
hissedilenim

ben ışığım
ben acıyım

ben tohum
ben ölüm…

bende hangi nota, sendeki nokta
hangi sayı resmin…
söyle sen kimsin?

Reha Başoğul

Oannes

Defnelerin kokusunu saçlarına toka yapmış
Badem gözlerinde Ay’ın halesi gözüken sarışınım.

Demiştim sana:

‘Eğer ki kalbimi koza bellemiş bir kelebek
senin bahçende kanat çırpabiliyorsa
o bahçeyi önce koklamalı
sonra da sulamalısın’ diye

Şimdi ise görüyorum ki
o bahçede gündüzleri çiçek açar oldu
kelebeğim pır pır uçuverir oldu.
geceleri kalbindeki özü içine çeker oldu.

niye gözyaşlarını içine akıtıyorsun da
onları yüzüme sürmeme izin vermiyorsun
saatlerce göğsüme saplanıp
hayallerindeki ayak basılmamış sahili bana anlatmıyorsun

belki taşacak benimkilerle birlikte o nehir
belki çam ormanlarında çalacağım seninle özgürce lir

niye takılıyorsun saatin kadranına
gözün ne demek olduğunu bilen sarışınım
Niye mumların alevinde
içindeki karnaval davullarını çalmıyorsun bana

Sen Oannes olmalısın
yarı balık yarı insan
balinaların karnında nefes alan
içinde kin nefret barındırmayan
bilgi dağıtan
hüzünlü efsanelerdeki kadın kahraman

uzun sarı saçlarınla saklıyorsun şuh bakışlarını
Gözlerinden geçen bulutlarda
akıt artık o yağmurlarımı içime
çeksin toprağım onları
bir ağacım daha büyüsün
bir tomurcuk daha açayım evrene

hadi inat etme
bir gülücük resmedeyim yüzüne
güçlü fırçalarım var
şerbetli ellerim
ama senin yüzün kadar saf değil
yine de inanmanı isterim
resimdeki seni seven erkeğe

Hadi inat etme
acıların tutmasın artık bir çetele
palavra sıktıralım dünyaya
işkence edelim savaşa, bozguna

kendi dünyan
kendi bedenin
sevdim onları, içini
on yedi katlı cennet gibi

hadi inat etme
tekrar o sevdiğim ipi bırakalım gökten aşağı
inelim yeryüzüne
tutuşturalım pamuk şeker yanaklarını
onlara aç bebeklerin minik ellerine

hadi inat etme
gel kısrakların üstünde sevişelim senle
kirpiklerimiz dokunsun birbirine
Yine çalsın Pan’ın flütü
toknaklarında ilişeyim bedenine
ceylanlar izlesin yalnızca bizi
bir de Anka kuşları ötsün üzerimizde

oradan çıkalım gidelim şelale altlarına
bedenlerimize bulaşsın suyun şekli
Yıldırımlar çaksın, şimşekler bulaşsın üstümüze
artık dokunsun tenlerimize yağmurun elleri
koparalım çilekleri sürelim birbirinizin diline
sonra öpücüklerimızı elele koşturalım seninle
buzağı sütüyle sataşayım sırtına
yemyeşil yapraklarla boyayım boynundaki ısırığı

bir tılsım kadar hafif narin bir alemde
iincitmeye kıyamadığım
unutmadığım kabuğunu tıklatıyorum işte
keman telleri üzerinde vals yapmaya bekliyorum seni
bizleri göğe çeken senfoniler çalarken
sadece gözlerimdeki güce çağırıyorum gözlerini

hadi inat etme
hayalindeki sahilde
toplayalım senle denizminaresi işte
sığ sularda dolaşıp
ayaklarını ayaklarımda gezdir de
taşıyayım seni dalgaların kalbine

hadi inat etme
göbeğimi gıdıkla işte yine
in çık istediğin yere
avuçla sert göğsümü
sarayını gezdir misafirine
dolaşsın içinde
kaosun çocuklarını doğuralım o serinlikte

Bir salgın hastalık yayalım damaklara
sevgi virüsleri dolaşsın herkesin kanlarında
öldürsün kin hücrelerini
yoketsin bilgeliği bitiren nefretleri

Hadi inat etme Oannes
hadi çıkaralım dilimizin altındaki anahtarları
huzurlu melodiler yumurtlayan balıklara verelim
napacaklarını bilirler onlar içimizdeki saklıyı
bırak iyileştirsin oğullarımızı
bırak iyileştirsin kızlarımızı

Reha Başoğul

İlk Cuma

Yorgun bir akşamüstü bu
sıradan bir kaderin oynandığı ilk cuma
sahiller, sokaklar ve yılanlar yine orada bekliyor onu
kendimin çaresini arıyorum bezmeden, düşmeden

bir çizgi görüyorum ilk başta uzaktan
Biraz yakınlaşınca çukurlukları seçebiliyorum
Ve büyüyor gitgide
ışığa da ihtiyaç yok, hissedebiliyorum çünkü

evet bir yaşamın gözyaşlarının bıraktığı izler bunlar gözlerimin altında
her gün bir savaşta bayrağını kaybeden askeri oynamak gibi bir anı yaşadığım oralarda
bir nilüfer yaprağında yıllardır süzülmek kadar çaresiz, bir o kadar da güzel

nedir istediğim senden benim
kuytu köşelerde para verdiğin dilenciler kadar açsın bu hayata
eğer bir müzisyenin bestelediği hüzün nağmelerinde yaşıyorsan hala
dönüp bakma orada çalana, çünkü duydukların senin ölüm çığlıkların

işte bu yüzden belki yok etmeliyim o izleri oradan
o izleri kimbilir, kırdığım şişelerle beni bekleyen adadaki, zamanı bilen birine ulaştırmalıyım
bir çeltik daha atmaz belki artık

uçların adamı olduğum yıllar
kezzapların sıcaklığını tadardın
doğanın sana verdiği her şimşek
çevrene koyduğun önyargılar kadar yüklüydü

anlayamadım işte, biraz akılmış ihtiyacım olan
o izlerin gördükleri
nedense bir bebeğinki kadar
haketmiyorum işte ondan,
her gördüğümde acı veriyor maalesef

Sandaldaki aşıkları bilir misin
hani kuğuları seyredeler de koklaşırlar
ve sonra aşkı anladık diye bakarlar beraber sudaki akislerine
bilmezler ki baktıkları gördükleri, yaşadıkları aşk değil

Sıradan kaderin ilk cuması
yine istanbul, yine bir ayna
Bu sefer zorlanmadan çıkan sıradan bir gözyaşı daha hızlı damlıyor
Belki yüzümdeki izlerin arttığındandır
Ona sormalı sebebini
Nedersin hayat kardeş, çok mu hızlı akıyorsun artık ha?

Reha Başoğul

Dağ Çileği

Bir sibirya kaplanının her zaman sahip olduğu
ama pencereden hızla eriyen karlar
o beyaz saflığın önünde yorulduğu
yerine sadece ve daha soğuk rüzgarın soluduğu anlar

hiç bilmediği, tanımadığı bir dağ çileği o
sadece uzaktan dağa baktığı
sonsuz beyazlığın içinde
kırmızısından tanıdığı…

o kırmızının içindeki beyazda
bir kürenin şeffaflığı
bir cennetin aralığı
bir yaprağın acısı

hiç görmedği, tanımadığı bir dağ çileği o
oraya tırmandığı
onsuz kalamadığı
ve koparmaya kıyamadığı

zorlu tırmanışın ardından
o çileğin araladığı
bir bahçenin ufacık
ama kocaman kapısı

bir bahçe ki o, minicik adımlarla keşfeden
bir çocuk olarak dolaştığı
koklamaya korktuğu
toprak kokusunda yürümekten sakındığı

çaresizce akan zamanın
çölün susuz kumunun
yağmurun ıslattığı tenin
dışında hiçbirşey, çocuğun hafızasında bıraktığı

sözlüklerin yazamadığı
anaların anlatamadığı
şairlerin soramadığı
bir dağ çileği o

o kürenin bilinmediği
aranmadığı
güneşinin ısıtmadığı bir yerde
çocuğun sadece kalakaldığı bir dünya beklediği

çatınca o küreden çıkma zamanı
çamurun pisliği
camların kırıntısı
akan karın kırmızısı

oysaki o dağ çileğinin tasarladığı
en güzel takısıydı yaprağı
kimi zaman yeşilinin huzuru
kimi zaman kırmızısının sıcaklığı

ayrılma zamanı gelince
kaf dağına çıktı bilgenin rüyası
o dağ çileğini koparmayan
başka bir çocuğa yazdı zamanı

öptüğü, kokladığı
ama koparamadığı
sadece bakakaldığı
yazıldı dağ çileğinin şarkısı

bir minik kardelen aradı
burnuna kondurulmak üzere tavşanı
bir koku sardı etrafı
bahçeden gelen çalıntı

o unutulacak çocuğu sordular bilgeye
ne oldu ona diye
bilge akıttı gözyaşını
ağlattı soranları

her bir limon damlasıyla yazıldı onun ağıtı
ne bitti denebilir ne de başladı
önüne geçemediği, yazık ettiği ölümü
bırakmayacak yakasını

hakkında rivayetler çıktı sonraları
tez hazırlamışlar dar ağacını
üzerine aldığı tek gömlekte
bir beyaz varmış bir kırmızı

sakın sormayın zamanını
anılarını, acılarını
o dağ çileğinin yarattığı
doyamadığı büyük bahçede arayın cevabı

Reha Başoğul