Feb 062013
 

Pi'nin Yaşamı--Life of Pi- Poster

““Bana nazikçe zorbalık etmeye çalışmayın!
Aşk inanılması güç bir şeydir, istediğiniz aşığa sorun.
Yaşam inanılması güç bir şeydir, istediğiniz bilim adamına sorun.
Tanrı inanılması güç bir şeydir, istediğiniz mümine sorun.
İnanılması güç şeylerle sorununuz ne sizin?”

/ “Pi’nin Yaşamı” kitabından

2002 yılında İngiltere’nin en önemli edebiyat ödülü olarak kabul edilen Man Booker Ödülü’nü “kurgu” dalında alan Kanadalı Yazar Yann Martel‘in kitabı “Pi’nin Yaşamı”nın, Oscar’lı yönetmen Ang Lee‘nin gözünden çekilen filmi,  “En İyi Kurgu”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Uyarlama Senaryo”, “En İyi Sanat Yönetmeni” ‘nin de dahil olduğu 11 dalda 2013 Oscar ödüllerine aday oldu.

Yine 2013′te “En iyi Yabancı Film” dalında Oscar adayı olan, Norveç’lilerin ziyadesiyle sık sık andığı, müzeleştirdiği ve Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl’ın yayınevi ve medyaya bir türlü inandıramadığı Polinezyalıların atalarının Doğu’dan geldiğini ispat niteliğinde, beş arkadaşıyla 1947′de ağaç kütüklerinden yaptığı ve  Tahiti tanrısı Tiki’nın adını verdiği Kon-Tiki adlı salla gerçekleştirdiği  Peru-Polinezya yolculuğuna bir anlamda deniz yolculuğunun zorluğu, inancın gücü açısından benzerlikler taşıyan “Pi’nin Yaşamı”, yazar Yann Martel’in tabiriyle “açlık” sonucu ortaya çıkan bir hikayeyle de bir çok yönden de ayrışıyor. Diğer yandan kitap, uzun süredir, tıpkı Patrick Suskind’in Koku romanında olduğu gibi,  Ang Lee’ye filmi yönetmesi teklif edilmeden önce, 2003 yılından beri aralarında M. Night Shyamalan ve Alfonso Cuaron gibi bir çok yönetmenin reddettiği ve  sinemaya uyarlamanın çok zor olduğu romanlardan biri olarak görülüyordu.

Yönetmen Ang Lee, kendisi için hazırlığı 4 seneyi bulan kitabın sinema diline dönüşmesi sürecinde, aynı zamanda kitabın içeriğinde yer alan ve rol açısından çocuk ve kaplan gibi oldukça riskli canlıların sorunlarını, kitabın büyüsüne kapılarak tolere ettiğini şöyle anlatıyor:

““Çocuk, su, büyük özel efektler, hayvanlar―ve bunların tamamı suda seyreden küçük bir teknede olmak zorunda. Bir sinemacı için bütün kabuslar bir araya gelmiş gibi görünüyordu”, “İşi zorlayıcı ve heyecan verici buldum, harekete geçtim ve sonunda ‘Bunu yapacak kişi ben olacağım’ diye karar verdim. Ama içine girer girmez ne kadar aptalca bir fikre kapıldığımı gördüm.”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Filmin başlangıcında da bir kısmının anlatığı gibi, yazar Yann Martel’in, 1996 yılında yazdığı “Roma” adlı kitabın istediği etkiyi bulamaması, hatta otoritelerce oldukça kötü bulunması sonucu yeni bir kitaba başlamak için çok az parayla Bombay’a gitmesiyle başlayan ve akabinde Martel’in tabiriyle “yazdığı roman öksürmesi, titremesi ve ölmesiyle” son bulan macerasında huzursuz bir şekilde Hindistan’ın güneyine doğru yolculuğa çıkmasına sebep oluyor. Burada çaresizlik içerisinde bir kafede düşüncelere dalmışken, daha sonra hikayenin kahramanı tarafından, Tamil dilinde “amca” anlamına gelen, ji eki de saygı ve şefkat belirten ve Mamaji ismiyle zikredilen Francis Adirubasamy adında bir adamın kendisine “Tanrı’ya inanmanı sağlayacak bir öykü anlatacağım sana” demesiyle Martel ve elbette Ang Lee sayesinde tüm dünyada duyulmasını sağlayan  Patel’in öyküsünü dinlemeye başlıyoruz. Martel, Patel’in günlükleri dışında Japonya Ulaştırma Bakanlığı’ndan bir kaset ve raporla beraber, Piscine Molitor Patel’in öyküsünün gerçekliğini, özetle Tanrıya inanmaya başladığını söyleyerek olumluyor.Yüzme şampiyonu Mamaji’nin rehberliğinde yüzme öğrenen ve ismi de onun en sevdiği yüzme havuzunun isminden alan Piscine Patel’in babası ise hayvanat bahçesi işletmecisi olduğundan, hayvanlardan ve onların doğadaki ve kısıtlandıkları ortamdaki varoluş biçimlerinden, özgürlük anlayışlarından kazandığı edinimlerle, genelde Tanrı’ya dair benzetmelere de sahne olacak şekilde, hikayesinin zeminini oturtuyor. Diğer yandan doğa bilimleri ile ilgili öğretmeni  ve kitapta ateistliği ile ve bilimin yön göstericiliğinin tek akıl danışmanı olduğuna dair fikirleriyle öne çıkan “Bay Kumar”dan ve en tehlikeli hayvan olarak “insanı” kendisine öğreten babasının etkisiyle evreni anlamaya koyulan Patel, kitap boyunca Tanrı ve insana dair en büyük dersi ise Richard Parker adındaki bengal kaplanından aldığını söylüyor.

 Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Babasının, gözleri önünde bir keçiyi Richard Parker’a kurban ettiğindeki vahşiliği ve kaplanın gözünde kendi yansımasını gördüğüne dair yanılsamayı öğrenirken, bir yandan Hristiyanlık, İslam, Yahudilik ve Hinduizm’e dair küçük yaşlarda merakının da katkısıyla edindiği tecrübesiyle ve çoğu inananın aksine, birini değil hepsini sevmesi ve seçmesiyle, kitabın içeriği ve sonuna dair bir çok ipucunun deneyimi yaşayan Patel, kökenleri Hindistan’da olduğu için Krishna’nın bilgeliği ve ağzındaki sonsuz evreni, Vishnu’nun kötülükten kaçıran gücü ve okyanustaki yaşam enerjisi oluşu, İsa’nın Tanrı gözündeki sefaletinin Aşk’la açıklandığı rahip sohbetleri ve mütevazılığı,paylaşmayı ve Allah’ın varlığının en büyük mükafat olduğunu düşünen bir sufinin gözünden din ve Tanrı olgusunu meraklı bir zihinle “öğreniyor”. Bu onun için Richard Parker ile olan ilişkisini ve öyküsünün zeminini oluşturan bir bilinçaltı da oluşturuyor.

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Öyle ki Patel’e yol gösteren bu imam, papdit ve rahip’in, bir gün aynı anda aynı yerde babasının yanında karşılaşarak, onun kendi dininin mensubu olduğuna ilişkin iddiaları ve Patel’i kendi dinleri adına sahiplenmeleri Patel’in kafasını karıştırıyor. Anne ve babasının ve bu üçlünün onu bir dine seçmeye sürüklemesi,çocukluğunda çocuk felci geçirdiğinde Tanrı’yı sorgulayan ve onu Tanrı’nın değil Batı’nın ilacının  iyileştirdiğine inanan babasının Hinduların mitolojisine ve dinin karanlığına değil, bilimin gerçekliğiyle muhakeme gücüyle karar vermesi gerektiği iken, Patel’in ise sadece ağzından çıkan “Ben yalnızca Tanrı”yı sevmek istiyorum” sözü, Lübnan asıllı Amerikalı düşünür Halil Cibran’in mesellerini anımsatır cinsten. Bu konuda, Patel’in ruh halini anlamamız açısından, Cibran’ın iki hikayesini aktarmakta fayda var:

ŞİMŞEK AYDINLIĞI

Fırtınalı bir günde bir Hıristiyan psikopos, katedralinde otururken Hıristiyan olmayan bir kadın gelip önünde durdu ve dedi “Ben Hıristiyan değilim. Benim için Cehennem ateşinden kurtulmanın yolu var mı?”

Ve piskopos kadına baktı ve cevaplayarak dedi “Hayır, kurtuluş yalnızca kutsal su ve ruhla vaftiz olanlar içindir.”

Ve daha sözünü bitirmemişti ki gökyüzünden bir yıldırım katedralin üstüne düştü ve yapı bir an içinde alevler içinde kaldı. Ve kentten insanlar yetişerek kadını kurtardılar; ama piskopos alevler içinde yok oldu.

***

TANRI VE TANRILAR

Kilafis kentinte bir sufi tapınağın basamaklarında duruyor ve çok tanrılılığı va’zediyordu. Ve insanlar, yüreklerinden geçiriyorlardı. “Tüm bunları biliyoruz. Bizimle yaşayıp gittiğimiz yerlerde bizi izlemiyorlar mı?”

Aradan çok geçmedi, bir başkası pazar yerinde halka hitap etti ve dedi: “Tanrı yoktur” Ve onu duyanların çoğu verdiği haberden dolayı mutlu oldu; çünkü tanrılardan korkuyorlardı.

Bir başka gün, güzel konuşan bir adam geldi ve dedi, “Yalnızca bir tek tanrı, “ Ve İnsanlar dehşete kapıldı; çünkü yüreklerinin derinliğinde çok sayıda tanrıdan çok, Tek Tanrı’nın yargısından ürküyorlardı.

Aynı mevsim, bir başka adam daha gelip halka dedi, “Üç tanrı var, ve tekmişçesine rüzgarın üstünde yaşarlar. Ve hem eşleri, hem de kız kardeşleri olan büyük ve hoş bir anaları var.”

O zaman herkes rahatladı, çünkü gizlice diyorlardı, “ Birleşik üç tanrı bizim hatalarımız konusunda aynı kanıya varamaz; üstelik hoş anaları biz zavallı güçsüzlerden yana çıkacaktır, kuşkusuz.”

Yine de, o gün bugündür Kilafis kentinde yaşayanların bir kısmı çok tanrı, tanrısızlık, tek tanrı, birleşik üç tanrı ve tanrıların hoş anası konusunda birbirleriyle tartışmaktadır.”

Günümüzden çok önceleri de Cibran’ın inanılan şeye yaklaşımlarda metodolojinin bu kadar markalanmasını ve metalaşmasını ve de asıl mananın gözden kaçmasını erken yaşlardan anlayan Patel’in bu deneyimleme sürecine yazar Yann Martel kitapta geniş yer ayırırken, Ang Lee’nin de bu süreci sinemada espiriyle karışık yorumladığını görüyoruz.

Patel ve ailesinin, Hindistan’da dönemin şartları gereği hayvanat bahçesini kapatıp, içindeki hayvanlarla 21 Haziran 1977′de Panama bandıralı, Japon kargo gemisi Tsitsum’a binmesi sonrası,  geminin çok geçmeden fırtınada batmasıyla, Patel’in tek başına okyanusta kalacağı ve aradığı ve de sevmek istediği Tanrıyı, yazara da vaadedildiği gibi, kanıtlayacağı söylenen bir deneyime dönüşüyor.

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri
life-of-pi (2)
Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz - Eleştiri

Fırtına sonrası geminin batmasıyla bir filikaya yerleşen Patel’in, bu aşamadan sonra arayışında ve hayatı anlamlandırma yolculuğunda iki birbirinden ayrı hikaye hangisinin gerçek olduğuna dair sürüncemede bırakıyor. Kitapta ve filmde de uzun bir şekilde dile gelen hikaye, kaplan Richard Parker ile olan deneyim iken kitabın sonlarına doğru olan hikaye ise denizdeki yolculuğun bir insanın travmatik düzeyde yaşayabileceği türden. En sonunda Patel’in hangi hikayenin doğru olduğuna dair seçimi okuyucuya/izleyiciye bırakması ise bir nevi kitabın da içinde yer alan bir detayın perdesini bizlere sormamızı sağlıyor:

““Dünya göründüğü gibi değildir. Onu anladığımız gibidir, öyle değil mi? Ve bir şeyi anlamak için ona bir şeyler katmamız gerekir. Bu da yaşam öyküsünü oluşturmaz mı?””

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Pi Patel, diğer deyişle Pi, Richard Parker ile olan hikayesinde, bir çok kez Tanrı ile başbaşa kalan bir durumlar zincirini arzediyordu. Her iki hikayeyi de anlamak için filmden çok kitabın ifadelerine başvurmak, Pi’nin hangi hikayede ve nasıl yorumlarla bu çıkarımları yaptığına dair bilgiler sunacaktır. Filmde dile gelen “Dinin karanlık olduğu görüşü”, Pi’nin babasına ait bir ifade olarak gösterilirken, kitapta bu ifade, Pi’nin biyoloji hocası ve ateist olduğunu söyleyen Satish Kumar’a ait keza çocuk felci olup Batı’nın ilacıyla kendisini iyileştirdiğine inanan da. Pi’nin kendisine olan tepkisi ise, sevdiğin Tanrı olgusunu yıkmasından korktuğu ve insanın içindeki Tanrı’yı öldürmesinin hastalık olarak nitelendirmesiydi. Kitapta, Pi, agnostik olanlara dair şöyle bir yorumda bulunuyor:

“[...]Bu konuda dürüst olacağım. Asıl hoşlanmadıklarım Tanrıtanımazlar değil, bilinemezcilerdir. Kuşku bir süre için iyidir. Hepimiz, Gethsemane Bahçesi’nden geçmeliyiz. İsa kuşku duymuşsa eğer, biz de duymalıyız. İsa dualar ederek, acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye yakardıysa eğer, bizim de kuşku  duyabileceğimiz bir gerçek. Ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. Kuşkuyu bir hayal felsefesi olarak seçmek hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.”

Pi, kitabın başlarında, dinde özgürlük olgusunu ve seçim evrenini hayvanat bahçesi metaforundan hareketle bir hayal felsefesi sürercesine açıklıyor.  Hayvanların vahşi doğada “özgür ” oldukları için “mutlu” olduklarının düşünüldüğünü ve insanlar bu düşünceyi hayal ederek, geneldede  yırtıcı hayvanları kastederek dile getirdiklerini ve onların, “özgürken” kötü ruhlu insanlar tarafından küçük hücrelere kapatıldığında mutluluklarını kaybettikleri inancının gerçekte böyle olmadığını söylüyor. Pi, uzun yıllara dayanan bir vahşi doğa süreci ve telaşı içinde avlanmanın yoruculuğuna karşın, hayvanat bahçesinde de yapay bir ortam olsa dahi, hayvanların benimseyeceği bir alanın oluştuğunu belirtir ve bununla ilgili gerçek hayattan kafeslerine geri dönen bir çok hayvan hikayesi anlatır. Özgürlüğün ifade edilişi konusunda, dinin de aynı sorunla ve yanılsamalarla karşı karşıya olduğuna dair, bu benzetmeyi kullanarak bir gönderme yapar.

Pi'nin Yaşamı - Life of Pi - Analiz - Eleştiri

Kitapta, Pi’nin aldığı kritik derslerden bir diğeri de babasından aldığı ders ki Pi, bu dersi şöyle anlatıyor:

“[...] Oysa kendi hesabıma, babamız, bizden daha tehlikeli bulduğu bir hayvan olduğunu öğrenim ve üstelik çok yaygın bir hayvan, her kıtada, her türlü ortamda sıkça bulunan bir tür: Güçlü ve gözüpek, Animalus anthropomorpchicus, yani insan gözüyle görülen hayvan. Hepimiz onu görmüşüzdür, hatta bazılarımız onlardan birine sahibizdir. “Sevimli”, “cana yakın”, “sevecen”, “sadık”, “neşeli,” “anlayışlı” hayvanlardır. Tüm oyuncak dükkanlarında ve çocukların hayvanat bahçelerinde pusuya yatarlar. Onlarla ilgili sayısız öyküler anlatılır. Az önce sözünü ettiğimiz çılgınları kızdırarak, bastonlarla ve şemsiyelerle kinleri  kusturan “saldırgan”, “kana susamış”, “baştan çıkmış” hayvanların zararsız birer kopyalarıdır. Her iki durumda da hayvana bakar ve karşımızda bir ayna görürüz. Kendimizi her şeyin merkezindeymiş gibi görme saplantımız yalnızca ilahiyatçıların değil, hayvanbilimcilerin de korkulu rüyasıdır. Bir hayvanın, aslında ve gerçekte içimizden çıkarılan bir hayvan olduğuyla ilgili dersi iki kez aldım. Bir kez babamdan, bir kez de Richard Parker’dan.”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Babasından aldığı bu ders sayesinde Richard Parker ile tanışır Pi. Hayvanat bahçesinde babası kaplanların nasıl tehlikeli olduğuna dair bir ders verecektir: Bir kaplanın bir keçiyi nasıl arada parmaklıklar olsa dahi parçalayabileceğini. Pi, küçüklüğünden bu ikircikli deniz yolculuğu deneyimini yaşayana kadar bir çok dini öğretinin kendisinde nasıl iz bıraktığını uzun uzadıya kitapta anlatıyor. Brahman’ın temel gerçek , varoluşun nedeni, eşsizliği ve sonra içinde çoğalan Shiva, Krishna, Shakti, Ganesha ile Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasındaki ilişkinin çok benzediğini, tanrının kıskanılması gereken bir varlık olduğu, dinsel düş gücünü Hinduizm’den aldığını, merhameti ve kusursuz sevgiyi Krishna sayesinde anladığını, aceleci olarak tanımladığı Hristiyanlıkta İsa-Tanrı ilişkisini ve  kendisine mantıksız gelecek şekilde İsa’nın çektiği tüm çilelerin “Aşk” olarak nitelendirildiğini, mananın ve dinin özünün “Yaradan” olduğunu, paylaşmanın kutsal olduğunu, derin huzuru ve evrendeki ahenki öğrendiği İslam’ı anlatan Pi, ateizmin bir hikayenin kötü tarafını seçmek olduğunu dile getiriyor:

” Bir Tanrıtanımazın son sözlerini hayal edebiliyorum: “Beyaz, beyaz, beyaz ! S-S-Sevgi! Tanrım!” ve kaderin ölüm yatağına uzanışı. Oysa can çekişen hasta, makul ölçülerde kendine hakim olabilse, kuru, mayasız gerçekliğe minnettar kalabilse, onu saran ılık mavi ışığı , “B-b-beyindeki oksijenin a-a-azalması” şeklinde tanımlayabilir ve en sonunda, bilincini kaybedip, daha iyi öyküyü kaçırabilir.”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz

Pi, diğer yandan bazı din adamlarının, Halil Cibran’ın hikayesine benzer şekilde, kendisini dinden tiksindirdiğini ise şöyle yakınıyor:

“[...] Bu insanlar, Tanrı’nın dışa dönük biçimde değil, içten içe korunması gerektiğinin farkında değildirdiler. Öfkelerini kendi kendilerine yöneltmeleri gerekir. Çünkü dışarıdaki kötülük, içimizdeki kötülüğün özgür bırakılmış halidir. İyiliğin başlıca savaş alanı, halka açık bir meydan değil, her birimizin yüreğindeki ufacık bir açıklıktır. Bu arada pencereden görünenler ya da evsiz çocuklar çok acı olaylar olmakla birlikte, kendini üstün görenlerin korumaları gereken Tanrı değil, kendileridir. Bir keresinde serserinin biri beni Büyük Camii’den kovaladı. Kiliseye gittiğimde, papaz bana öylesine bir bakış atmıştı ki, İsa’da huzur bulamadım. Brahmin, beni tapınaktan yaka paça kovdu. Dini çalışmalarım, hiç zaman kaybedilmeden annemle babama aktarılmıştı, çevrede ihanetle ilgili söylentiler yükseliyordu. Sanki bu dar kafalılığın Tanrı’ya bir yararı varmış gibi. Bana göre din saygınlıkla ilgilidir, ahlak bozuculuğuyla değil.”

Pi Patel, deniz yolculuğunun ilk başlangıcında Richard Parker’ın filikaya çekilmesine yardım ederken,  yaşadığı durumun cehennemi olduğunu, hayatı sorgulamasını ve isyanını dile getirir:

” Ya ailemin geri kalanı, kuşlar, hayvanlar, sürüngenler? Onlar da boğuldu. Hayatta değer verdiğim her şey mahvoldu. Ve bunun karşılığında hiçbir açıklama hak etmedim mi? Cennetten hiçbir izahat almadan, cehennem azabı mı çekeceğim? Peki öyleyse, mantığın ne amacı var, Richard Parker? Yalnızca uygulanabilirlik mi, yiyecek, giysi ve barınak bulmak mı? Neden mantık daha derin yanıtlar sağlamıyor? Neden sorumuzu, yanıtını bulabileceğimiz yerin ötesine fırlatamıyoruz? Yakalanacak o kadar az sayıda balık varken, bu denli büyük bir ağ niye?”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Filikada bir sırtlan, bir zebra ve bir kaplanla yani zor ve ne yapacağını bilmez bir halde başbaşayken, Pi Patel, uzaktan örümceklerle dolu bir muz adası ile üzerine yüzerek gelen Portakal Suyu adlı orangutanı Meryem Ana’ya benzeterek gelişini şöyle tasvir ediyor:

“Oh, Kutsal Ana, Pondicherry’nin bereket tanrıçası, süt ve sevgi kaynağı, teselli dağıtan mucizevi kol, sakırgaların can düşmanı, ağlayanların avutucusu, sen de mi bu faciayı bizzat görmezden geldin? diye haykırdım. “Nezaketin dehşetle karşılaşması doğru değil. Keşke hemencecik ölseydim. Seni görmek bana nasıl da acı dolu bir mutluluk verdi? Sen insana eşit ölçüde  mutluluk ve ıstırap veriyorsun. Mutluluğum, benimle birlikte olduğun için, ıstırabım ise bunun fazla sürmeyeceği için. Deniz hakkında ne bilirsin ki sen? Hiçbir şey. Deniz hakkında ne bilirim ki ben? Hiçbir şey. Bir idarecisi olmadan, bu sandal yolunu şaşırır. Hayatımız sona erdi. Varış yerin ölümse, sandala bin bir sonraki durağımız orası. Birlikte oturabiliriz. İstersen pencere kenarındaki yeri alabilirsin. Ama manzara oldukça hüzünlü. Of, gerçeği bu denli gizlemek yeter. Bırak da açıkça söyleyeyim: Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum. Örümcekleri bırak lütfen.”

Filika’da, Richard Parker’ın korkutuculuğuna rağmen, açlık ve susuzluk halinde, biraz muhakeme sonucu, aklına ilkyardım erzak sandığının gelmesiyle, filikada bulunan bir çok malzeme dışında şunları da sayacaktır Pi Patel:
“[...]Bir benekli sırtlan
1 bengal kaplanı
1 cankurtaran sandalı
1 okyanus
1 Tanrı”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Yaşam mücadelesi verdiği filikada Richard Parker’dan korkmasının, Pi Patel’i,hayatta devamlı sıcak tuttuğu bir bilinç haline sürükler ve Richard Parker’a karşı mücadeleni,n onunla bir savaş vermenin kendi sonu olacağına dair bir karar verir. Daha önce öğrendiği gibi kuşkunun her daim inancın en büyük destekçisi olduğunu ve onu zinde tuttuğu haricinde, korku olgusunu şöyle anlatıyor Patel:

“Korkuyla ilgili bir şey söylemem gerek. Yaşamın tek gerçek rakibidir. Yalnızca korku hayatı yenebilir. Zeki, kalleş bir düşmandır, bunu çok iyi biliyorum. Namussuzdur, hiçbir kanuna ya da geleneğe saygısı yoktur, merhamet nedir bilmez. Bulmakta hiç güçlük çekmediği en zayıf noktanızdan vurur sizi. İşe her zaman zihninizden başlar. Kendinizi sakin, güvende ve mutlu hissettiğiniz bir anda. Sonra ılımlı bir kuşkunun kılığına bürünerek, tıpkı bir casus gibi beyninize süzülür. Kuşku inanmayışla karşılaşır ve inanmayış onu dışarı atmaya çalışır. Ama inanmayış az silahlı bir askerdir. Kuşku onu kolayca alt eder. Endişenlemeye başlarsınız. Mantığınız sizin için mücadele eder. Güveninizi yeniden kazanırsınız. Mantık en son teknolojik silahlarla donanmıştır. Ama inanılmaz gibi görünse de, üstün taktiklerle ve yadsınmaz zaferlere karşın, mantık tuzağa düşürülür. Kendinizi giderek zayıf ve kararsız hissedersiniz. Kuşkunuz dehşete dönüşür.

Sonra korku, bir şeylerin çok kötü gittiğinin farkına varan bedeninize yönelir. Akciğerleriniz birer kuş gibi uçup gitmiş ve bağırsaklarınız bir yılan gibi sürüklenmeye başlamıştır bile. Diliniz, ölü bir opossum gibi ağzınızdan cansızca sarkar, çeneniz ise oracıkta dörtnala gitmeye başlar. Kulaklarınız sağır olur. Kaslarınız, sıtmaya yakalanmış gibi ürperir, dizleriniz ise dans ediyorlarmışçasına titrer. Yüreğiniz fazlasıyla zorlanır, büzgeniniz ise fazlasıyla gevşer. Bedeninizin geri kalanı da öyle. Her bir parçanız, kendine uygun bir biçimde ayrışır. Yalnızca gözleriniz görevlerini yerine getirir. Her zaman için korkuya özel bir ilgi gösterirler. Fazla aceleci kararlar verirsiniz. En son müttefiklerinizi göz ardı edersiniz: Umut ve güven. İşte o anda kendinizi bozguna uğratırsınız. Yalnızca bir izlenim olan korku, sizi yenmeyi başarır.”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Bu sayede, filikada sadece ikisinden birinin değil, “biz” olacak şekilde devam edebileceği bir yol tercih eder Pi Patel. Richard Parker’a duyduğu korku dışında yalnızlığını da alması, ailesini kaybetmesinden yaşadığı tramvaya kadar bir çok şeyi düşünmesine engel olan ve yaşamayı düşünmesine sebep olan bir neden olarak karşısına çıkmıştı. 227 gün boyunca denizde kalan biri için içinse bir diğer sınandığı nokta sıkıntı idi. Korku ve sıkıntıyı tüm gün boyunca meşgalelerle altetmeye çalıştığını söyleyen Pi, her durak verdiği anda dualarını eksik etmediğini açıkça belirtiyor:

“En kötü karşıtlık eşleşmesi, sıkıntı ve dehşettir. Kimi zaman yaşantımız bu ikisi arasında gidip gelen bir sarkaç gibidir. Deniz çalkantısız. Rüzgarın ıslığı duyulmuyor. Saatler sonsuzmuş gibi geliyor. Canınız o kadar sıkılıyor ki, komayı andıran bir kayıtsızlık içerisindesiniz. Sonra deniz kabarıyor ve duygularınız bir anda çılgınca kamçılanıyor. Yine de bu iki karşıtlık birbirlerinden pek ayrı kalmaz. Sıkıntınız içinde dehşet öğeleri vardır: gözyaşlarına boğulursunuz; büyük bir endişeye kapılırsınız; çığlık atarsınız; bilerek canınızı yakarsınız. Ve korkunun pençesindeyken -en kötü fırtınada- bir yandan sıkılırsınız ve derin bir usanç duyarsınız. Yalnızca ölüm, sürekli olarak sizi heyecanlandırır, yaşam güvende ve sıkıcı olduğundan onu izleyerek, yaşam tehlikede ve değerli olduğunda ise kaçıp giderek”

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Bu süre boyunca beslenmek için, normal hayatında vejetaryen olmasına rağmen, balık ve caretta caretta yediğini ve onun tuzsuz kanını içtiğini hatta Richard Parker’a karşı korunmak için kabuklarını zırh olarak kullandığını söyleyen Patel, bunun hayal edemediği bir vahşet düzeyi olduğunu da belirtiyor. Tüm bu süreç boyunca ise Tanrı ile olan ilişkisini şöyle  dile getiriyor Pi Patel:

“Tüm koşullara uyarladığım, dini alışkanlıklar geliştirdim. Papazsız ve kendilerini mezheplerine adamış bir cemaat olmadan, tek başına yapılan ayinler, murtisiz darshanlar, tanrılara kaplumbağa eti adamalar, Mekke’nin nerede olduğunu bilmeden  Allah’a dua etmeler ve yanlış kullanılan Arapça sözcükler. Beni rahatlattıkları kesindi. Ama zordu, gerçekten çok zordu. Tanrı’ya bağlılık bir açıklık, bir deliliktir, derin bir inançtır, özgür bir sevgi gösterisidir, ama bazen sevmek öyle güçleşir ki. Bazen öyle bir ümitsizlik, terk edilmişlik ve bıkkınlık hissine kapılıyordum ki, yüreğimin Pasifik’in dibine batacağından ve onu geri alamayacağımdan korkuyordum.

Böylesi anlarda moralimi yükseltmeye çalışıyordum. Gömleğimden geriye kalanlarla yaptığım sarığı elleyip yüksek sesle, “Bu Tanrı’nın Şapkası” diyordum.”

Filikada geçen günler boyunca, Richard Parker’ın dışkısını dahi yiyebilir hale gelen Pi Patel, onu düzenli beslemesiyle ve kendini hayvanat bahçesinde olduğu gibi, düzenli bir besin kaynağı getiren biri olarak algılattırmasıyla, artık brandanın üzerinde uyuduğunda dahi kendine saldırmayan bu kaplanı ehlilleştirdiğini söylüyor. Ancak öyle bir an geliyor ki, kendini susuzluktan ve açlıktan delirmiş ve kendi kendiyle konuşan ve de ölmeye karar veren biri olarak görüyor. İşte bu anda, zihinsel yanılsama olarak adlandırdığı yüzen bir ada karşılarında beliriyor. Yemyeşil adayı İslam’ın rengi olarak çok sevdiğini söylüyor. Buradan beslendiğini, Richard Parker’ın da burada yaşayan bir çok merketi yiyerek karnını doyurduğunu söylüyor. Ada ona tüm ömür boyu geçireceği bir cennetvari ortam sunduğunu düşünürken, geceleyin balıkların yok olduğunu gördüğü sırada bir meyveleri olduğunu sandığı bir ağacı keşfediyor ve yaprak tomarı şeklindeki meyveyi açtığında, azı, köpek dişi, yirmi yaş dişi derken bütün bir insan ağzının otuz iki dişini de eksik olmadığını gördüğünü ve artık herşeyi kavradığını belirtiyor. Adanın asitli bir etobur olduğunu ve sonunun da daha önce bu adaya uğrayan bu dişlerin sahibi gibi olacağını anlaması sonucu, yine tüm umutsuzluk ve yoksunluk içerisinde, Tanrı’ya dönmekten daha doğal bir şey olmadığını ifade eder ve adadan ayrılır.

Pi'nin Yaşamı - Life of Pi - Analiz Eleştiri

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri
Life of Pi - Pi'nin Yaşamı - Analiz - Eleştiri

Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri
Pi'nin Yaşamı - Life Of Pi - Analiz- Eleştiri

Yazar Yann Martel, bu uzun yolculuğunun sonunda Meksika sahillerine güç bela vardığında, Richard Parker’ın, Pi’ye veda bile etmeden ayrıldığını ve en çok bunun olmayışına ağladığını belirten Pi Patel’in yolculuğunu ve geminin ne şekilde battığını öğrenmeye çalışan iki Japon Okamato ve Chiba’nın üç saat boyunca İngilizce konuşmaları ve konuştuklarını kaydettiği teybin harfiyen kitaba yansıttığını belirtiyor. Pi Patel hikayeyi anlattıktan sonra iki Japon, Patel’e inanmadıklarını, geminin nasıl ortadan kaybolduğuna dair gerçekçi bir hikaye anlatması gerektiğini Pi Patel’e söylüyorlar. Muzun suda yüzemeyeceğini belirten Japonlar, bunun için lavaboda bir deneme yapıyorlar ve muzun yüzdüğünü görüyorlar. Diğer yandan, adanın şimdiye kadar kimsenin varolduğunu bilmediğini söylerken, Patel de bunu bonsailerinde görmeden inanılası bitkiler olmadığını dile getirerek adanın varlığını savunuyor ve Kopernik ve Darwin’in de zamanında kendilerine inanılmadığından ve kovulduğundan dem vuruyor. Keza Patel, yine filikanın içinde bulunan bir çok küçük hayvan kemiklerinin merketlere ait olduğunu, isterlerse inceletebileceklerini söylüyor. Japonların ısrarla saptırılmamış gerçeğin olduğu bir öykü istediklerini söyleyince Patel, filikada bir aşçı, gemiden atlarken bacağı kırılan bir tayfa, kendisi ve muzlara tutunarak filikaya çıkan annesinin olduğu dört kişinin kazadan kurtulduğunu, aşçının önce sinekleri sonra fareyi yiyerek ayakta kaldığını, bir süre sonra bacağı tüm vücudunu ele geçirmesin diye tayfanın bacağını kestiğini ama bunu balıklara yem yapmak için kullandığını, annesinin bu vahşiliğe isyan ettiğini, tayfanın bir süre sonra öldüğünü, annesinin aşçıyı tokatladığını ancak yine de hayatta kalmalarına yarayan balıkları tutmak için aşçı sayesinde olduğunu ve onun sayesinde hayatta kalabildiğini, açlıktan harap oldukları sırada , aşçının annesini öldürdüğünü, beraber arada kaplumbağa kanı içtiklerini ve nihayetinde aşçıyı öldürdüğünü söylediği, bu sefer vahşet, kötülük, bencillik, üstünü örtme, umursamazlık ve tanrının hiç yer almadığı bir yolculuk hikayesini ise şöyle bitirir Patel:

” Onu defalarca bıçakladım. Kanı, çatlak ellerimin acısını azalttı. Yüreği tam bir karmaşaydı – ona bağlı onca boru vardı ki. Sonunda onu çıkartmayı başardım. Tadı harikaydı, kaplumbağadan çok daha lezzetliydi. Karaciğerini yedim. Etinden büyük parçalar kestim. Şeytanın ta kendisiydi. İşin kötüsü, beni içimdeki şeytanla -bencillik, hiddet, acımasızlıkla- tanıştırmıştı. Artık bununla yaşamak zorundaydım. Yalnızlık başladı. Tanrı’ya yöneldim. Hayatta kaldım.”

Pi Patel’in iki öyküsündeki benzerliği Japonlar hemen farkediyor. İkincisinin vahşet ve iğrençlikle dolu olduğunu söyleyen Japonlar, Tayvanlı tayfanın zebra, annesi orangutan, aşçının sırtlan ve Pi’nin de kaplan olduğuna dair yorum getiriyorlar. Pi, kendilerine  geminin batışındaki gerçeğin iki öyküde de yakalanmamasına rağmen, kendilerinin hangisini tercih edeceği soruyor ki Japonlar, bunu imalı bir şekilde raporlarına yansıtacağı şekilde, Richard Parker’lı olan öyküyü kendilerinin tercih ettiklerini belirtiyorlar.

İNSANIN MUTLAK GERÇEKLİĞİ, YOL BOYUNCA İSTENÇLERİNDEN Mİ OLUŞUR?

“can yolculukta bir soluk bile dinlenmez, neşelenmez, ta ki yerine yurduna varıncaya dek.
Bir yerde eğlenmek, bir yerden hoşlanmak adamın yolunu keser

/Mevlana

Her iki öykünün de kendine ait gerçeklik derecesi, hayatın da yorumlanması açısından göreceli bir anlam taşıyor. Patel’in, “Tanrıya göre de ilk hikayenin tercih edilir olması” şeklinde yorumladığı hikayesi, felsefede de tartışılan bir konuyu aralıyor. İnsan, hayatı nasıl anlamlandırıyor, mutlak gerçek nedir?

Pi Patel’in, Richard Parker ile olan öyküsü, gemi batmadan önce ailesinden ve çevresinden öğrendikleri, din öğretilerilerinden anladıkları, hayvanat bahçesinde hayvanların davranış şekilleri gibi bir çok edinimin sembollerini de barındırıyor. Örneğin, vejetaryen kültürle gelen doğanın bahşettiklerini yememe, Hinduizmdeki tanrıların  doğaya,yaşama,insana etkileri, İsa’daki Tanrı uğruna çile ve fedakarlık, ateizmdeki Tanrısızlıkla hareket etme ve hiçlik benliği, İslam’daki paylaşma ve şükür kavramı, sırtlanın, zebranın, orangutanın ve kaplanın davranış şekilleri gibi olgular, filikadaki yaşamını da ciddi oranda etkileyen türden. Bu nedenle Pi’nin, 227 gün boyunca süren yolculuğının, bilincinin ve bilinçaltının davranışlarını etkileyen bir sembolizmayla harmanlandığını söyleyebiliriz.

Kuşkusuz Pi’nin yolculuğu, ona kendine ait bir yol desturu da sağlayacak sıradışı bir deneyimle olgunlaşması, kadim din öğretilerinde sıklıkla varolan“yolculuğun”, kişisel benliğin gelişmesinde ve dönüşmesinde en önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Çin dilinde  “Tao doğru yoldur, kanunun saltanatıdır; zıtlardan bağımsız, ancak onları kendi içinde birleştiren zıtlar arasındaki orta yoldur. Hayatın amacı, bu orta yolda gitmek ve bu zıtlara doğru hiç sapmamaktır”  düşüncesi yerleşikken, Hindistan’da kurtuluş, marga(yol) olarak adledilmiştir. İsa ise Allah’tan aldığı ve tebliğle görevli olduğu emirleri “ben yolum” şeklinde seslendirmiştir. Japonların yerli geleneği Şinto ise “Tanrıların Yolu” anlamındadır ve yolun, yolda hiçlik ve varlığı özümsenin ve ilahi inanca olan analitik süreç için en iyi okul olacağı görüşü söz konusudur.

İslam felsefesinde de insanın kamil mertebesine yükselmesi, kavrama, dış dünya ile ilişkilerini tartma , mutlak arayışına olan istencini zinde tutma vaadini en iyi yolculukta olmak karşılar. Pi’nin de sıradışı ve istemsiz olarak başına gelen yolculuk sürecinde olduğu gibi, belirsizlik, isyan, korku, şüphe, yokluktan sonra birden karşısına çıkan adadaki rahat  ve sonsuza kadar sürmesi istenen yaşam, zorlu koşullar yolculuğun kişinin inancını sınayacak faktörler olmasına rağmen, bu etmenler sayesinde kişinin benliği, hiçliği idrak ederken, rahat yaşamla mutlaktan uzaklaşmayı kavramayı ve zihin tembelliği yaratacağı görüşü, benliği yok etmek manevi arınmayı, imanın kuvvetini sağlayabilecek faktörlerdir. Pi de günlüklerinde, hayal dünyasında, sembolleştirerek anlattığı öykülerle bu süreçleri yaşarken, aklında Tanrı’ı sevme istenci, , öyküsündeki anlam tercihi de mevcut kimliğinin anlam örüntüsü olacak şekilde okuyucusuna sunar ve kendi dünyasında bulduğu anlamlarla, kendi gerçekliğini bu yolculuk sayesinde paylaşır. Bu yolculuğu yaşamayan yazar, okuyucular, izleyiciler ise, Pi’nin bu anlam gerçekliğini birebir içselleştirmemiş olsa da, yolculuğun içeriğinin hangi detayda öğretici olduğunu kendi anlam gerçekliğimizde algılayacaktır. Böylece her birey için dış dünyadan aldığı kazanımlar, bilinçdışı derinliklerinde yolculuk ettirecek ve bu nedenle “ben” idraki yeniden oluşabilecektir.

Pi’nin öyküsü veya başka bir deyişle öyküleri , tarihte ve edebiyatta bir çok örneği barındıran metaforlardan da etkilendiğini düşünebilir ve Richard Parker ile olan ilişkinin kurgudaki önemini de kavrayabiliriz. Örneğin Dante,  İlahî Komedya’da, Cehennem’e, Araf’a ve Cennet’e yapılan hayali bir yolculuğun hikâyesini ve ‘kendilik’in zahmetli oluşunu anlatır.  Ruhun Cehennem, A’raf ve Cennet’e olan yolculuğunun anlatıldığı ‘İlahî Komedya’da Cehennem aşama mekânı olarak karşımıza çıkar. Dönüşüm sürecindeki kahramanın simgesel bir ‘cehennem’in içinden geçmeden yine simgesel olan ‘cennet’ine ulaşması hiçbir şekilde mümkün değildir.

Pi’nin yolculuğunun başlangıcından sonuna kadar, ona, geçmişi, bir çok karşılaştığı engelde rehberlik eder. Foucault’ta göre psikanaliz, kişinin ‘benlik’ duygusunun, geçmişteki güçlü emsaller tarafından şekillendiğini öne sürer. Bu geriye dönüş, Jung’un psikanalitiğinde bilinçdışına gidiş ile büyük benzerlikler gösterir. Geçmişteki ve yolculuktaki deneyimler arasındaki kopuk bağlantıları yeniden kurabildiği bir yolculukla, psişenin kimlik bütünlüğü de onarılıp, “benlik” iktidarının yeniden inşa edilmesinde olduğu gibi, mistik boyutta da , bir kendini inşa sürecini ruhunu sağaltarak elde edebilecektir. Pi’nin vejateryen olmasına rağmen et yemesi,, babasından aldığı derslere rağmen bir kaplanla birarada yaşamanın imkansızlığını aşabilmesi, biyoloji hocasından aldığı görüşlere rağmen çaresiz ve yoksun kaldığında Tanrı’nın orada olduğuna inanması, halüsinasyonlarında teslimiyet ve anlamsız diyaloglara karışma hali, hayvanat bahçesinde edindiği tecrübelerin akli yollarla çözüme katkıda bulunması gibi kaotik ilişkilendirmeler, kendi ruhunun bilinmezliklerini öğrenebileceği, sınırlarını tartabileceği ve bunlara ışık tutan bir günlük de ortaya çıkaracaktır. Pi tüm bu süreçlerde, Tanrı’yla olan ilişkisini, her daim imanı sayesinde dengede tutabilmiş ve başına gelen olayları onu kavrayabileceği düzeyde görebilmeyi tercih etmiş ve onun varoluşunu kutsayarak kabullenmiştir. Zira aldığı din öğretilerine göre de insanın yeryüzünde ve evrende oluş amacı, Allah’ı bilmek ve dolayısıyla ona doğru yönelmek olduğundan, insanın varoluşunu ‘kendini geliştirme’ denilen kavram ile sınırlandırmak mümkün değildir. Zira insanın varoluşu aslında, kendini geliştirmekten ziyade kendini aşmaktır, Pi de bunun farkına varmış ve Tanrıya şükretmiştir. Jung’da, kişiliğin değişiminde meydana gelen bireyselleşme süreci dini bir serüven niteliğindedir.  Kendisini gerçekleştiren mistik deneyim, bireysel veya toplumsal olarak değil, ilahi düzeyde de mesafe kateder. Hiçliği özümseyerek, evrenin ahengini anlama fırsatı yakalar. Jung’a göre, kişi kendini bildiği sürece bilinçdışıyla da hesaplaşma kaçınılmazdır. Bilinçdışı dünyasını eğer bilinç düzeyine çıkarabilirse, bilinçdışı dünyasının karanlık yanlarıyla da yüzleşmesi mümkündür ve bu şekilde olgunlaşacaktır. Dünyanın acı verici yanılsamaları ile eg0-bilinci özümsendiği takdirde, günlük yaşamındaki göreceliğin farkına varılabilecek ve yanılsamaları yok edecek gerçekliği tekilleştirecek idrake nail olacaktır. Pi, filikadaki sırtlan ile sembolleşen aşçının, bir yandan kötülük problemini algılarken bir yandan da vahşiliğin onu kötü kalarak hayatta kalabileceğini de öğretir ve bunu öğrenmesiyle bununla nasıl yaşayacağını da kaygıyla düşünmeye başlar. Kuşkusuz aşçıya veya sırtlana dair serzenişte bulunmaktansa onun Tanrının mutlak gerçekliğini algılamasında bu yolculuk sayesinde sondan başa giden süreci çözümlemesiyle gelen şükür ve övgü, Pi’nin zihninde ön plana çıkar.

İslam’da “ölmeden önce ölmek ” olarak da anlatılan ölüm olgusu, Pi’nin yolculuğunda da vuku bulur. Bir çok kez ölümle başbaşa olduğunu, bazen ölümün onu yaşamak için ayakta tuttuğunu, bazen ölümden korkmanın onu çare bulmaya ittiğini, bazen ise öldüğünü hissederek teslimiyeti, Pi için “eski” Pi’nin ölümü ve Tanrı’ya varışın bu teslimiyette hazza dönüşecek kadar kabullenilecek bir kavuşma halidir.

Pi’nin Yaşamı, kurgusuyla masalsı anlatımı ve tasvir ettiği karakterler de dikkat çeken bir yöne sahiptir. Elbetteki bengal kaplanının güzelliği, vahşiliği dışında, yolculuğundaki semboller, kendilik halinin dönüşümü, dini arketipler ve doğadaki tasvirler, Pi’nin karakteristiğini tanımamıza yarayan unsurlardır. Pi Patel’in gerçekliğini ise yazarın bir çok gerçek belgeden ve Pi’nin gerçekten yaşadığını referans göstermesinden anlıyoruz. Bir yandan gerçek olduğu iddiası, bir yandan masalsı anlatımı, bir yandan da Pi’nin anlattığı her iki öykünün gerçeksi ve masalsı farklılaşması, bizi tekrar Jung’un bilinçdışı ile mistisizmin gerçeklik perdesinde nasıl bir yere benliği sürüklediğini anlamamız açısından başvurma gerekliliğini ortaya koyar. Jung’a göre tanrılar ve tinler dünyası, insanın içindeki kolektif bilinçdışından  başka bir  şey değildir ya da kolektif bilinçdışı insanın dışındak tanrıların ve tinlerin dünyasıdır. Fakat bilinçdışı, kendisini ancak simgelerle gösterdiği/gizlediği için bu dünyalar ayrışır.

Bu hikayeye bir benzer hikaye de , Yunus Peygamber’in balık karnındaki yolculuğun hikayesidir ki zor koşullarda kişiye kazandırdığı getirdiği olgunluk açısından benzetilebilir. Halkından memnun olmayan Yunus, onlardan uzaklaşmak için bir gemiye biner ve fırtına nedeniyle gemi alabora tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Yunus, o sırada geminin alt kısmında uyumaktadır.  Geminin uğursuzluk taşıdığına inanan gemi ahalisi, aralarında kura çekerek, Yunus’u gemiden atarlar ve Yunus o anda bir balık tarafından yutulur. Balığın karnında halkını Allah’tan izinsiz terketmenin pişmanlığıyla tevbe eden Yunus, Allah’ın onu balığın karnından çıkarmasıyla kurtulur. Kur-an’ı Kerim’in Saffat suresinde bu kurtuluşun nedeni şöyle anlatıyor:“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.”  Hikâyedeki gemiye binme,  geminin alt kısmı, uykuya dalma, balığın karnı hep bilinçdışının sembolleri olarak yorumlanır ve bu meyanda kendini toplumdan soyutlama içe kapanma, uzlet,  anne karnındaki cenin gibi bir doğuma hazırlık evresinin deneyimlenmsi olgunlaşmaya temel teşkil eder.

Pi için filika olan, Yunus peygamber için balığın karnı olan kısıtlı kalınan mekan olgusunun bir benzeri de kuyuda Yusuf Peygamber yaşamıştır.  Kuyuya atılan Yusuf peygamber, burada ölümü içselleştirme, Allah’a teslimiyet, hiçlik, acizlik gibi yüzleşmeleri yaşar ve arınır. Kendi olumsuzluklarıyla yüzleşmesinden sonra artık kuyudan çıkmalıdır. Aksi halde orada yok olacak ve dönüşümünü tamamlayamayacaktır. Pi’nin,  hayatını kurtardığını söylediği ve ilk başta sonsuz sürede keyif içinde olarak algıladığı ama sonrasında onu öldürebileceğini düşündüğü ada metaforunda da hem sefanın onda bir Tanrı’ya varmada zihinsel tembellik yaratacağı , hem onun kendisini öldürebileceğinin farkına varması ve Tanrı’yla bir olmak adına yaşaması gerektiğine kanaat getirmesi de bu anlamda örtüştürülebilir.

Bilinçdışı, benlik ve din ilişkisini detaylıca  çalışmalarına konu eden Jung’a göre arketiplerin ispatlanmasına gerek yoktur.  Varoluşları insan ruhunda defaetle ortaya çıkan imgelerle anlaşılmaktadır. Pi’nin de imgelemlerine bu açıdan bakarsak ve hikayelerin gerçekliğini sorgulamayı irdelersek, bu anlamda arketipler, içgüdülere benzer varlıkları somut olarak kanıtlanmayacağı gibi, içgüdüleri de kanıtlamaz ve bu imgelerin insanın beyninin ve bilincinin tarih boyunca biçimlendirildiği düşünülebilir. Arketipler, yaşamda sık sık yinelenmektedir ve bazılarının hayvanlarda bile bulunabileceği iddiası vardır. Jung’a göre, mitoslar, kolektif bilinçdışının dolay göstermeyen ifadeleridir ve topluluklar için insan mitolojik figüleri üretmeyi yitirirse, yaratıcı gücüyle olan bağını da koparacaktır. Din, şiir, folklor ve masallar, bu yaratıcı güç sayesinde oluşur. Maske anlamına gelen  persona, Jung’da bireyin dünya ile olan ilişkisinde uyum sağlaması ve zorluklarla başa çıktığı sistemdir ve persona kişinin gerçekte olmadığı  halde kendisinin ve diğerlerinin “o” zannettiği kişidir. Pi de geçmişten aldığı birikimleri, ailesiyle ve öğretmenleriyle olan ilişkisinde kendi zannettiği bir kişilikle bu yolculuğa başlamıştır. Jung, yukarıda bahsettiğimiz din felsefelerindeki engeller, yokluklar dünyasındaki yolculukta da “nefis” olarak öne çıkan gölgeye büyük bir önem verir.  Gölge, kişiliğin daha alt düzeydeki parçasıdır. Kişiliğin hayvana benzeyen yanı olarak da nitelendirien gölge arketipi, hayatın daha alt şekillerinden bireye kalan antropolojik bir mirastır. Jung’a göre gölge, bireyi bilinçli olarak yapmak istemediği şeyleri yapmaya zorlar. Gölgenin olumlu yanları da varıdır. İnsani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağıdır. Gölgenin, personadaki özelliklerin zıttını taşıdığını görmek mümkündür.

Jung, kendilik arketipine büyük önem veir. Bireyleşmenin özüdür. ego tarafından şaşırıtılamaz, değiştirilemez.Bu da diğer arketipler gibi bilince fazla çıkmadan durur, ancak düşlerde ve fantazilerde kendini maskelenmiş simgelerle belli ettiği gibi, kişi tarafından da önemli anlarda tanınabilir ancak tanımlanmaz. Bu anlamda baktığımızda örneğin bir Hindu için de en yüceden en basite herşey aşkın öznede, özdedir. Bilinç ve bilinçdışını çevreleyen bir merkezdir kendilik.

Jung’un önem verdiği bir diğer arketip olan Mandala mutlağı yakalama, Tanrısallığı kavrama, zıtların mücadelesini ve uzlaşmasını temsil eder. Din konusunda psikolojik rahatsızlık yaşayan hastalarının düşlerinde ve düşlemlerinde mandala sembolizmi  görülür. Jung’da kendilik, arketipi için bir terapisttir. Jung, insan mevcudiyetindeki temel amacın bir varolmanın karanlığında ışık yakmak olduğu sonucuna ulaşır. Kendilik mandala sembolü gereğince sadece kişiliğin merkezi değil aynı zamanda onu kuşatan bir dairedir. Freud’a nazaran Jung için din, nevrotik bir maskeden fazla anlam  içermektedir. Görüşleri nedeniyle, Freud, Fromm gibi bir çok kişi tarafından dini öneminden fazla bir şekilde değerlendirmesi nedeniyle eleştirilen Jung için din, Freud’un kabul ettiği gibi gizli bir isteğin yerine getirilmesi değil, eşyanın doğasında olan bir unsurdur. Jung’a göre dinin yeri kolektif bilinçdışıdır. bunlar psişik gerçeklerdir. Jung için Tanrı temelde psikolojik bir olay, kabul edilebilen bir arketiptir. Jung şöyle der: “İnsanlık tanrılarının bilincine simgenin gerçekliğini kabul ederek varmıştır.”

Tanrısallığı ve onda varolmayı, metafiziksel olsa da varlığını arketipsel olarak kabul etmemizi söyleyen Jung, bu konuyu şöyle açıklar:

“Bir Tanrı’nın mutlak ve tüm insan deneyiminin ötesinde olduğu gerçeğini kabul edersek, bu Tanrı bana vız gelir!. Onu etkilemem o da beni etkilemez. ama br Tanrı’nın ruhumun güçlü bir itkisi olduğunu bilirsem, o anda onunla ilgilenmek zorunda olurum, çünkü bu durumda o önemli bir hale gelebilir, korkunç derecede bayağı görünen herşeyin gerçeklik alanına ait olması gibi pratik biçimlerde bile hoşa gitmese de böyle olabilir.”

Jung, arketiplerin belki de en güçlü ve en tehlikeli olanı dediği gölgeyi, “insanın hayvanî, immoral, primatif, ihtiraslı, arzu ve eylemleri”  olarak görür. Nefis burada, insanın kemale uzanan yolculuğunda bir engel olarak var olur.  Nefis kötülüğü ister ve insan için onu meleklerden ayırt eden ve  günahkar kılan özelliğidir.  Ancak nefis ehlilleştirilirse, bir başka tabirle dönüştürülürse, meleklerden de üstün olabilen bir insan oluşmuş olacaktır. İnsandaki bu ikili boyut, iyi insan-kötü insan  şeklinde Eflatun tarafından da dile getirilmiş bir husustur. Eflatun, iyi insanın, kötü insanın yaptığı  şeyleri, yapmayı hayal etmekte olabileceğini; zira insanın bilinçdışında onu günaha sevk eden bir kaynağın varlığını iddia etmektedir. Eğer insan, kendine varmak istiyorsa, içindeki kontrol edilmesi güç ve ehlilleştirilmemiş unsurlar sayesinde mümkündür. Bu nedenle, nefis ile benliği birbirinden ayırmak mümkün değildir. Onunla mücadele eden benlik onu tamamen yok etmez, onu besler, onunla iştigal eder, onun öğrettiklerinden feyz alır ve yok ettiklerinden anlam çıkarır. Pi için ise bu gölge Richard Parker’dır. Onunla yaşamayı öğrenirken, bir yandan Richard Parker, onun için bilinçdışında bir yol arkadaşıdır, ta ki personadan sıyrılıp, gölgesiyle barışıp kendiliğine varana kadar ki akabinde Richard Parker’ın arkasına bile bakmadan Pi’yi terkedişi ve Pi’nin bu kopuştan duyduğu üzüntüyü de deneyimin sonuçtan hatta kurtuluştan daha manidar olduğu şeklinde de anlayabiliriz.

İlk etapta, Richard Parker’dan korkan Pi, onun varlığını ölüm tehlikesi olarak adlediyordu. Sonra, onun varlığının ve kendisini öldürmek istemesinin, hayatta kalmak için tetiklediğini kavradığını belirtiyor. Bir zaman sonra Richard Parker’ı suda uzun bir süre bıraktıktan sonra, aslında personasından kendiliğine varmasındaki bu yol arkadaşlığında rehberliğine ihtiyaç duyduğu vicdani muhasebeye de girişiyor ve kendisini öldürme tehlikesi bulunan Richard Parker’ı hayatta tutmayı tercih ediyor. Bu örneğin Hydra hikayesinde başları kesildikçe daha da çoğaldığını görmekte olunduğu gibi, bir çok mitolojik veya edebi hikayede de sembolleştirilen, kötülüğün ve vahşiliğin onu yok etmeye çalışırken daha da büyüyeceğini görüp, onunla beraber yaşamanın aslında daha çok nefsin/gölgenin mana vereceğini anlamanın erdemini ortaya koyar.

Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun da çıktığı zorlu yolculukta onu bir çok engelden alıkoyan ve ölümü tercih ettiği anda bile, onu yaşamak için hayatta tutan Sam gibi bir yol arkadaşının önemi, Pi’nin hem nefis, hem de yol arkadaşı olarak gördüğü Richard Parker için de konumlandırıldığını söyleyebiliriz. Yol arkadaşı, edebi olduğu kadar insanın benliğini bir üst mertebeye çıkardığı yolculuklarında da Aşk’ın içsel hali için de tavsiye edilen bir faktördür. Bilgeliğe giden yolda arkadaş o kadar önemlidir ki Mevlana bu yolculuğa çıkacak olana; “Eşek değilsen yola böyle yalnız düşme. Sen de bu öğüdü iyi dinle. Yolu özeterek tenhaca ve güzel güzel giden  şüphe yok ki dostlarla daha güzel gider.” diye öğütte bulunur.

Richard Parker da Pi için hem bir nefis, hem bir rehber olarak karşıtlık barındırır. Karşıtlıklar ise Pi’nin çocukluğundan beri gördüğü öğretilerin ağırlık merkezi olan dini öğretilerde ayrıştırılmaması gereken bir olgudur. Hinduizm’de zıtlıkların ayrıştırılması söz konusu değildir. Çin felsefesinin bakış açısı için temel olan ying ve yang zıtlığı, birbirlerini dışlayan olarak değil, birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak görülür. Aynı  şekilde Tao’da, zıtlıkları ayrıştırmak değil, birleştirmek esas alınır ve bu sebeple Tao, “orta yol” anlamında kullanılır. Zıtlıkların ayrıştırılması hâlinde yaşanan kaos ve karmaşanın devamı kaçınılmaz olur. Keza Richard Parker ile yola devam edilecektir.

““Dünya göründüğü gibi değildir. Onu anladığımız gibidir, öyle değil mi? Ve bir şeyi anlamak için ona bir şeyler katmamız gerekir. Bu da yaşam öyküsünü oluşturmaz mı?”” diyen Pi Patel, ikinci öyküsündeki bulunduğu durum ve kendi hakkındaki vahşet içeren ama hayatta kalmak için meşrulaşan hikayesi yerine, ilk hikayenin tercih edilmesini istemesi de Tanrı-insan etkileşiminin düşünce tarihindeki yaşadığı tartışmaları da akla getirir. Bir yandan Stephen Hawking’ın Büyük Tasarım(Grand Design) kitabında, BigBang, zamanın oluşumu, görecelik teorisi, sicim kuramı gibi bir çok bilimsel gelişmeyi dikkate alarak insanın yazılım simülasyonu içinde olabileceğini ama bunun bu evrenden ne anlamamız gerektiğine dair kısma gelindiğinde, tamamen özgür bir anlamı yakalayarak, “kendiliğimizi” oluşturduğuna ve dünyanın göründüğü gibi değil anladığımız gibi olduğunu, neredeyse benzer kelimelerle, Pi gibi teyitlerken, özgürlük konusunda, Sartre’den Kant’a bir çok düşünürün, bir şekilde konuyu Tanrı’nın varlığına dair sonuca getirmesi de çıkarımlar içerisinden bir tercihte bulunduklarıdır. Keza Hawking ve Pi de anlam konusunda aynı sonuca varmışken, Hawking bu manayı kavramak için bir Tanrı’nın gerekmediğini, Pi ise bu anlamın Tanrı’dan geldiğini düşünmektedir. Yöntem ve sonuçları aynı olsa da algıladıkları anlamın farkı oluşundaki Tanrı ilişkisini dengede tutma konusunu irdeleyen Stoacılar, Pi’nin yaşadığı kötülük ve vahşetin mi yoksa kendi mana yolculuğunda başına gelen her şeyin şükredilmesi gereken ve Tanrı’dan gelen bir iyilik mi olduğu konusunda, iyi veya kötünün kişinin kendisine bağlı olduğu görüşünü savunur. Kaderci bir düşünce sistematiğine sahip olan Stoacılar, bunun özgür iradeyi oluşturan bir neden olduğu görüşündedirler. Tanrı akılsal ve iyidir ve de Stoacılar, iyinin, dışımızda gerçekleşenleri kabul etmek ve onların tanrısal iradeyle oluştuğunu bilmek olduğunu savunur ve bir teslimiyet söz konusudur.  İyi olmak için hiçbir  şey yapmaması gereken insanın nasıl ve ne  şekilde hür olacağı ise burada büyük bir problem olarak önümüzde durmaktadır. O halde hürriyet, dışarıya, dünyaya doğru değil, ruha doğru gelişir. Hayat içerisinde bir çok kötülükle karşılaşabiliriz, bunları önlemek  mümkün olmayabilir ama bunlara kayıtsız kalmayı,  şikâyet etmemeyi, ağlamamayı öğrenebiliriz. Özgürlük bir anlamda da  etkileme değil, etkilenmemedir. Pi de, başına gelen bu engellerde ve görmeyi, düşünmeyi, kötü olmak için bir çok etkeni etkilenmeden, tercihini ortaya koyarak Tanrıya sığınmak olarak tercihini koymuştur.

Tercihini tanrıtanımazcılık veya bir başka varyasyonda tanrının yok olduğunu düşünenler olarak ele alan ateist düşünürler ise kötülüğün varoluşun mutlak iyilik ve güç sahibi olan Tanrıyla çeliştiğini söylerler. Bu da Tanrının yokluğuna delil olarak sunulur. Bazıları için ise kötülüğün olması, Tanrının olmadığına dair kanıt olarak sunulamaz. Kötülüğün varlığı için Tanrının haklı gerekçeleri olabilir görüşü öne sürülmüştür. Leibniz ve Spinoza’da savunulan iyimserlik, örneğin Voltaire ve Schopenhaur gibi düşünürler açısından, bu kadar kötülüğün olduğu dünyada yaşamanın saçmalığı olarak vurgulamaktadır. Görüldüğü gibi, aynı dünya gerçekliğinde veya göreceliğinde, aynı dünyaya bakan, aynı hikayeleri duyan ve dinleyen düşünürler de kendi aralarında birçok karşıt görüş barındırabilmektedir.

Bu bağlamda, Pi’nin tramvatik ve zaman zaman her ikisi için de halüsinasyon içinde olduğunu belirttiği öykülerinin hangisinin gerçek olduğu, düşünsel açıdan Stoacıların da vurguladığı gibi, esasında hangi anlamla yaşamak istediğiyle de meşrulaştırılabilmektedir. Masalsılık, Jung’un da belirttiği gibi, bilinçdışı’nın gerçekliği ve kişinin kendiliğini ortaya koyması açısından daha önemlidir. Kimilerine göre vardığı ada gerçektir ve kutsal bir mucizedir, kimine göre ise ada, merketlerle sembollenmiş kurtlanmış bir aşçının cesedidir ancak onun için çürümüş de olsa besin değeri taşır. Pi için susuzluktan ve açlıktan öldüğü bir anda, bilincin özneyle koptuğu bilinçdışının kaotik ve metafiziksel mitolojisinde, bu her iki anlamı taşıyabilir. Pi için öyle olmasa da Tanrı’dan gelen ve onu -kısa süre faydalanacak olsa da- hayata döndüren mucizevi bir ada olarak bilinçdışıyla yorumlasa dahi, Jung gözünde nasıl gerçekliğe tekabül edebiliyorsa, filikada bulunan Pi’nin iddia ettiği merket kemikleri, muzun yüzebilmesi, bir o kadar fiziksel dünyada adanın varlığına kanıt olarak görülebilir ve adanın gerçekliğini, şu ana kadar kimse görmediyse bile var edebilir.(bknz: Life of Pi’s Acidic Island a Warning for Our Warming World )  Kitabın ve filmin vermek istediği için bunlar detaydır ve hürriyet probleminde olduğu gibi bir yargı yerine seyircinin özgür iradesiyle seçimine bırakılması, Pi Patel’in evrenden ne anladığına dair görüşüyle de örtüşür.

Pi Patel’in sıradışı öyküsü, günümüz dünyasında, Nietzsche’nin “Tanrı öldü, onu biz öldürdük” metaforunda olduğu gibi, aslında Tanrının mutlak varlığına ilişkin bir reddediş değil, onu kalıp, ibadet şekillerimiz, topluma yayış biçimimiz ve din adına savaş, kanun, idam gibi bir çok şekilde zuhur eden kötülüğü tercih edişimizdeki “Tanrı” nın olmayışına ilişkindir ve insanın içindeki Tanrıyı öldürdüğüne ilişkin bir serzeniştir. Yukarıda bahsettiğimiz Cibran mesellerinde de yer alan ve Pi’nin dinlerüstü kendine has bir inanç beslemesi konusu, Mevlana’nın Mesnevi eserinin 2. cildinde yer alan, Musa Peygamber’in, bir çobanı, sırf kullandığı kelimeleri yanlış bulup, kendine has ve samimiyetle dua etmesini eleştirdiği için Allah’tan azar işitmesi temalı hikayesinde olduğu gibi samimiyetin ve anladığı gibi davranmayı şiar edinmenin gerçek  ibadet olacağı gibi bir öğretiyi ön plana çıkartırken, Tanrı’yı kendi anladığı gibi sevmenin ve herkesin karşılaşacağı ve de sıradışı olan her yolculukta, bundan bir Tanrısızlık veya Tanrı bulma istencinin kişinin kendi düşünsel aleminden fazlasında barınamayacağı ve eleştirilemeyeceği, iyinin tercih edilmesinin kötü gerçek olsa dahi, yayılmaması açısından daha efektif bir sonuç olacağı gibi tercihlere yer veren modern bir kurgu özelliğini taşır. Bir yandan uygarlığın son tahlilde manasını kaybeden ve neyi, nasıl, ne şekilde tercih edeceğine dair kafa karışıklığına sahip insanoğlu için bir olumlama, ilham ve Tanrı’nın Aşk ile anlaşılabileceği bir öykü olarak “Pi’nin Yaşamı” övülebilecekken, bir yandan da epik ve masalsı karakteristiği dışında, mana aleminde, çok daha derin yolculuklar barındıran ve daha zengin sembolizmalarla, edebi ve manevi açıdan örneğin Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk eserine kıyasla, oldukça yavan kaldığı ama popülerliği ve sinemaya aktarımındaki görsel gücü sayesinde, bu yavanlığı örtme avantajını yaşadığını söylemenin de her bir okurun ve seyircinin kendi tercihine bırakılması doğru olacaktır.
.


If you enjoyed this post, please consider leaving a comment or subscribing to the RSS feed to have future articles delivered to your feed reader.
Share

  6 Responses to “Pi’nin Yaşamı: Bir kaplanın gözünden Tanrı’yı sevme istencinin öyküsü (Life of Pi)”

  1. Yazınız da film kadar sürükleyici olmuş. Bir solukta okudum

  2. Bu açıdan tekrardan izleyeceğim. Teşekkürler.

    • teşekkür ederim, farklı/aksi/olumlu bir görüşünüz/izleminimiz olursa paylaşabilirsiniz.

  3. peki pi yamyam mıydı? adanın annesinin cesedi olduğunu ve pi nin annesini yediği söyleniyor. bu doğru mu? yoksa sadece; pi aşçıyı öldüren bir katil mi. bu etobur mevzusu benim çok kafamı karıştırdı açıkçası.

  4. Özü;
    doğum ve ölüm arasındaki yaşamın , başı ve sonu herkes için aynı olsa da;aynı çığlıkla başlayıp yok oluşla son bulsa da;
    zengin, sipritüel, anlamlı bir macera olmasıdır, tanrı(lar) tarafından öğütlenenin. Tanrı’nın tercihi-öğüdü,emri-.İçinizdeki vahşi sezgisel tarafınızın, varoluş söz konusu olduğunda size eşlik ettiği yolculuk sonunda, ona boyun eğişimize bir teşekkür etmeden bir selam vermeden dönüp gideceğidir bu yaşam döngüsü içinde.Çünkü o hep oradadır, gelmez ve gitmez aslında ; sizi teslim alır, kabul edilmesi gereken doğadır.Varoluş ise hep sebebi bilinmez kalmıştır, , bir araçtır.Bir gemi batar ve bir filikada kendiniz, iç güdüleriniz ile baş başa kalırsınız önünüzdeki seçimler denizinde…Neden oğlunu bu dünyaya gönderdiği değil mesele tanrının, yaşamın nasıl sürdürüleceği hangi hikaye ile tanrıya dönüleceğidir.

 Leave a Reply

(required)

(required)


× six = 6

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Close