
“Unutulmayan, işte bu sensin
Uzak veya yakın olsa da unutulmayan
Hep söylediğim bir aşk şarkısı gibi
Seni düşünürken canımı acıtan
Daha önce kimse senin kadar değerli olmadı
Ne olursa olsun unutulmayan
Ve ebediyen unutulmaz kalacaksın
İşte bu yüzden sevgilim, bu inanılmaz
Birinin böyle unutulmaz olması
Düşün ki ben de unutulmayanlardanım.”
/Natalie Cole – Unforgettable’dan..
1965′te hayatını kaybeden caz piyanisti Nat King Cole’un hayatımızın bazı hatıralarının sessizliğini seslendirirken, diğer yandan 60-70 kuşağının çok iyi bildiği bir sesi de Dünya’ya kazandırdı: Kızı Natalie Cole. Siyahi sesin en kıvrımlı melodilerini dile getirmekle 8 Grammy dahil bir çok ödül alan, Ray Charles, Frank Sinatra, Whitney Houston ve tabii ki babası Nat King Cole gibi bir çok, bu yüzyılda değeri daha da çok anlaşılacak müzik ustasıyla yaptığı düetlerle de manidar Natalie Cole, 31 Temmuz 2010 gecesi Fenerbahçe True Blue’da , bembeyaz elbisesiyle tıpkı karşımızdaki Adalar’ın ışıkları gibi parıldayarak aramızdaydı ve bu ruhu İstanbul’un huzurlu mekanı Anadolu yakasından da duyurmuş oldu.
Seyircinin yaş ortalamasının yüksek olduğu konserde, seyircinin bir kısmı adeta bir merasim havasını anımsatacağını düşünerek gelmiş, kimileri ise ki daha çok genç jenerasyon çimlere oturarak bu R&B ve jazz’ın tarihe mal olmuş şarkılarını dinlediler. Natalie Cole , mütevazı orkestrasının eşliğinde when i fall in love, unforgettable, this will be, miss you like crazy, smile i wish you love, they cant that way from me,i live for your love gibi şarkılarını seslendirirken, this will be şarkısında ise seyirci ve yorumcunun bütünleştiği en doruk an oldu. Yaklaşık 80 dakika süren konser sonunda, bir çok kişi için, uzun süren hastalığın sonunda müziğe eski performansından hiç bir şey kaybetmediğini gösteren 2009′da çıkardığı “Still Unforgettable” albümünü tekrar dinletmek için gereken enerjiye sahip olduğunu gördük.
>/ The Cranberries – Ode My Family’den
7 yıl aradan sonra birleşerek bir çok hayranını sevindiren The Cranberries, birleşmeden sonra Kasım’da başladıkları konser turnesinin duraklarından biri olan İstanbul’da 8 sonra tekrar yaklaşık 10.000 kişiye anılarını yüksek sesle dile getirmelerine olanak tanıdı.
Konsere olan yoğun ilgi, konser öncesi uzun ve düzensiz kuyruklardan kendini belli etmesine, içeri seyircilerin alınmasıyla beraber gitgide hareket edecek alanın bulunamaması ve havanın sıcaklığına rağmen herkeste oluşan heyecan kendini belli ediyordu. Bir çok kişi birbirini tanımamasına rağmen konser alanında sıcak sohbete ve hatta The Cranberries parçalarının anılarında nasıl etki yarattığını anlatması açısından da bu seneki bir çok konserin aksine bir çok insanla da tanışma fırsatı buldum. Kuruçeşme Arena ve İnönü Stadı gibi konser alanlarında tecrübelerimize dayanarak Maçka Küçükçiftlik Park’ın darlığının bir yandan samimiyeti oluşturması gibi avantajların dışında, sahnenin arkaya doğru eğimli olması, ses düzeneği ve arkada kalan seyircilerin önüne bir başka ekran daha koyarak konserin enerjinin yayılmasını engelleyen mimari yaklaşımının negatif özelliklerinden olduğunu söylemek gerek. Organizatörlerin herhangi bir kavga yaşanmaması ve can güvenliği açısından daha fazla tedbir alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında konser alanında satılan alkollü ve alkolsüz içkilerin dışında diğer ünlü grupların Türkiye’de bu sene verdiği konserleriyle kıyaslandığında çok daha pahalı olarak servis edilmesi eksilerden biriydi.
22:10 sularında başlayan ve “Analyse” şarkısıyla açılışı yapan grup, Animal Insict, How, Dreaming My Dreams, Just My Imagination, When You’re gone, Ode My Family, Time is ticking out, i can’t be with you, salvation, Ridiciluous Thoughts, Zombie, Promises gibi daha çok kitlelere yayılan şarkılarını seslendirirken, grubun solisti Dolores O ‘riordan, seyircinin nabzını tutması, naif tavırlarıyla ve sesinin derinliğini ve gücünü hiç bir şarkıda bozmadan performansını sergileyebilmesiyle de hayranlık kazandı. Canlı olarak dinlerken, albüm kayıtlarından çok daha enerji verici bir aurası bulunduğunu belirttiğimiz bu harika konserin özellikle Zombie, salvation, animal insict parçalarının seslendirildiği bölümde 10.000 kişilik bir koronun içinde olmak harika bir duyguydu.
Konserin videolarını ise aşağıdan izleyebilirsiniz:
Trip-hop transtaydık : Massive Attack – Kuruçeşme Arena – 13 Temmuz 2010 Konser Notları ve Videoları
“Bu günlerde hissetiğime inanmaya çalışıyorum
Bu hayatı benim için kolaylaştırıyor
Bu günlerde neyin gerçek olduğuna karar vermek güç
Nesneler bana çok baş döndürücü gözüktüğünde
Çoktan çocuklarımın çocuklarının yüzlerini biliyorum
Daha önce duyduğum sesler
Hep daha fazlası var
Amaçsız yürüyorum
Herkesin sahiplendiği evime doğru
Yürüyorum, yürüyorum
Hoşumuza gideni yapabildiğimiz yere
Yürüyorum
Bin yıl geçmiş gibi hissediyorum
Eskiden olduğumdan daha gencim
Sonunda dünya evimmiş gibi hissediyorum
Karşılaştığım her insanı tanıyorum
Müzikte bir yerde zilleri duyabiliyorum
Bin yıl önce duyduğum
Daima daha fazlası var
/ Massive Attack – Sly’dan
Çeviri: Hülya Önkan
13 Temmuz gecesi Massive Attack grubu “Heligoland” albümü için 5. kez geldiği Türkiye’de Kuruçeşme Arena’da güncel sorunlara da değindiği ve transa girdirebilecek kuvvetle müziğiyle dinleyenlerini tatmin eden bir performans sergiledi.
Konser öncesi bilet kuyruğu nedeniyle izdiham ve kalabalığın akabinde konser alanına girdiğinizde daha ferah ve ön sıralara kadar ilerleme rahatlığı bulabildiğiniz konserde, Massive Attack United snakes, babel, rising son, girl i love you, psyche, futureproof, invade me, teardrop, mazzazine, angel, safe from harm, inertia creeps, splitting the atom, unfinished, atlas air, karmacoma parçalarını seslendirdiler. Özellikle Angel’da ve Atlas Air’daki performans diğer parçalarının daha üzerinde bir adrenalin salgılattı.
Martina Topley’in “Teardrop” adlı parçayı alışageldiğimizin dışında seslendirdiği nüans, grubun kurucusu Robert Del Naja’nın ”Safe From Harm”‘ı Mavi Marmara’da ölenlere adaması , şarkılar çalarken, “Youtube: yasak krallık”, “devrimciyi hapse atabilirsin ama devrimi hapsedemezsin”,”hareket etmeyen zincirlerinin farkına varamaz” gibi provakatif sözlerin dışında, İsrail politikaları, BP petrol sızıntısı, markaların dünya siyasetini yönetmesi , Yunanistan’ın borcu ve Türk magazin dünyasındaki bunca sorunların arasında anlamsız kaldığı daha belirginleşen manşetlerin üzerine vurgu yaptığı mesajlar da dikkat çekiciydi. Seyircinin bu temaya dair algılarının çok açık olmadığı tepkiler verdiğinin de altını çizmekte fayda olacaktır.
Bu etkileyici ve canlı izlemenin keyfine vardığınız konserin videolarını aşağıdan izleyebilirsiniz:
“Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i-yekpâre iki bahr arasında
Hurşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır
Elhak bu ne hâlet bu ne hoş âb u hevâdır
Gülzâr[ı]ların cennete teşbîh[i] hatâdır İstanbul’un evsâfını mümkün mü beyân hiç
Maksûd[ı] hemân sadr-ı kerem-kâra senâdır
Ez-cümle Nedîmâ kulun ey Âsaf-ı devrân
/Şair Nedim
2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul projesi kapsamında, 3 Temmuz 2010 İstanbul Şehir Tiyatroları’nca Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde ücretsiz sergilenen, Can Doğan’ın tasarlayıp ve yönettiği Devr-i İstanbul, bir yandan İstanbul tarihini paleotik çağdan günümüze ele alırken, diğer yandan da bu tarih sürecinde ve bu topraklar üzerinde yaşamış olan nice insanın giymiş olduğu kıyafetlerinin müzikal bir gösteri eşliğinde nasıl evrim geçirdiğini de anlatıyor.
Dramaturgluğunu Özge Ökten’in, sahne tasarımını Mehmet Emin Kaplan’ın, kostüm tasarımını Eylül Gürcan’ın, müzik direktörlüğünü Murat Bavli’nin, koreografisini Senem Oluz’un ışık tasarımını Fatih Mehmet Haroğlu’nun, yaptığı oyunda; Aslı Narcı, Berk Samur, Berna Adıgüzel, Caner Bilginer, Cem Uras, Ceysu Aygen, Cihan Kurtaran, Doğan Şirin, Göksel Arslan, Hanife Ser, İrem Aydın, Melisa Demirhan, Murat Bavli, Murat Üzen, Nurdan Kalınağa, Pelin Budak, Pınar Aygün, Tankut Yıldız, Tolga Coşkun, Tuğrul Arsever, U. Arda Aydın, Ümit Daşdöğen, Volkan Ayhan, Y. Arda Alpkıray rol alıyor.
“Büyük Itrî’ye eskiler derler,
Bizim öz mûsıkîmizin pîri;
O kadar halkı sevkedip yer yer,
O şafak vaktinin cihangîri,
Nice bayramların sabâh erken,
Göğü, top sesleriyle gürlerken,
Söylemiş saltanatlı Tekbîr’i.
Tâ Budin’den Irâk’a, Mısr’a kadar,
Fethedilmiş uzak diyarlardan,
Vatan üstünde hür esen rüzgâr,
Ses götürmüş bütün baharlardan.
O dehâ öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.
Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,
Bir taraftan bütün hayât akmış;
Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn,
Mâvi Tunca’yla gür Fırât akmış.
Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,
Bize benzer o kâinât akmış.
Çok zaman dinledim Nevâ-Kâr’ı,
Bir terennüm ki hem geniş, hem şûh:
Dağılırken ‘Nevâ’nın esrârı,
Başlıyor şark ufuklarında vuzûh;
Mest olup sözlerinde her heceden,
Yola düşmüş, birer birer, geceden
Yürüyor fecre elli milyon rûh.
Kıskanıp gizlemiş kazâ ve kader
Belki binden ziyâde bestesini,
Bize mîrâsı kaldı yirmi eser.
‘Nât’ıdır en mehîbi, en derini.
Vâkıâ ney, kudüm gelince dile,
Hızlanan mevlevî semâıyle
Yedi kat arşa çıkmış ‘Âyîn’i.
O ki bir ihtişamlı dünyâya
Ses ve tel kudretiyle hâkimdi;
Âdetâ benziyor muammâya;
Ulemâmız da bilmiyor kimdi?
O eserler bugün defîne midir?
Ebediyyette bir hazîne midir?
Bir bilen var mı? Nerdeler şimdi?
Öyle bir mûsıkîyi örten ölüm,
Bir tesellî bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm;
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle, zevk alınır:
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.”
/Yahya Kemal Beyatlı – “Itri” şiiri
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri kapsamında İstanbul’un musiki ve tarihi yelpazesine en uygun düşen projelerden biri olan “Bir Şehir Hikayesi, Konstantiniyye–İstanbul” 18 Haziran 2010’da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde gerçekleşti.
Etkinliğin çözüm ortaklıklarını Türkiye’de Deniz Özsezen (Proje Sahibi) ve Ülkem Özsezen (Proje Koordinatörü), Amerika’da Dr. Mehmet Ali Sanlıkol (Proje Müzik Direktörü), Dünya Organizasyonu (Boston), Prof. Dr. Robert Labaree, Prof.Dr. Thomas Zajac ve Nectarios Antoniou’nun oluşturduğu konserde ABD Boston’dan Schola Cantorum, Ensemble Trinitas, Dünya; İnce Saz-Fasıl-Anadolu Folk ve Arabesk topluluklarından 35 sanatçı yeraldı.
Etkinliğin Müzik Direktörlüğü’nü yapan Kompozitor/Multi Enstrumantalist/ Müzikolog Dr. Mehmet Ali Sanlıkol, aynı zamanda Bizans İlahileri, Sefarad Yahudileri’nin maftirim repertuarı, Ermeni besteciler, Klasik Türk Müziği ve tasavvufi müzikler hakkında bu disiplinlerden gelen müzisyenler ile eklektik çalışmalar yapan birisi.
Tüm hazırlıklar ışığında iki imparatorluğun başkenti olma özelliğine sahi İsanbul’un Bizans’tan , fetihe, Cumhuriyet’ten bugüne Ortadoğu, Doğu, Avrupa ve Balkanların bir çok bölgesinden akarak şehrin hafızasını her daim taşıdığı, kimi zaman ona bağımlılık derecesinde sahip çıktığı, askerlerin, tüccarların, diplomatların mirasıyla Osmanlı,Arap, Ermeni, Slav, Türk, Kürt, Rum, Yahudi veya Avrupalı’ların da sahip çıkacağı bir miras ortaya çıkmıştır.
Tüm bu nostaljik zenginliğin, sosyo kültürel toplum yapımızın bir çok farklı statü, katman, yaş, kültür barındırmasıyla Rum Ortodoks ilahileri, seküler Rum müzikleri, Haçlı şarkıları, Osmanlı merasim ve askeri bandolarının müzikleri, Osmanlı saray müzikleri, Tasavvuf merasim müzikleri, Türk Halk müzikleri, Sefarad Yahudilerinin şarkıları, Erme ve Türk’lerin şehir müzikleri ve nihayet protesto ve özlem dolu çağdaş popüler şehir müziklerine yer verilen bir konser dinledik.
Kronolojik sırayla gelen ve uzman görüşleri itibariyle melankolik bir davası olan İstanbul’un içinden çıkan bu konserin harika tanıtıcı kitapçığından da yararlanarak iki ana bölüm ve onların detaylarıyla tanımak ve anlatmak yerinde olacaktır:
Prolog:
Dr. Mehmet Ali Sanlıkol tarafından bestelenmiş “Byzantium “ şehrin antik Yunan döneminin bilinmeyen müzikal dünyasını soyut ve modern bir yaklaşımla trompetler, yaylı çalgılar, piyano, nekkareler ve kös kullanarak icra edilmiş. Kapanışına doğru ise iki borulu ve çift kamışlı bir enstruman olan “aulos” isimli antik Yunan enstrumanının temsilini dinledik.
I.Bölüm Konstantiniyye
“Efendim, Sana dert yandım;
Beni duy, ey Yarabbim!
Efendim, Sana dert yandım,
Benim dualarımın sesini duy”
/Petros Peloponesios – Kyrie ekekraksa pros se eisakouson mou(140. mezmur, 1-3)
İnanç özgürlüğünün sınırlandırıldığı yıllardan 313 yılında Roma İmparatoru Konstantin Milan fermanını yayımlayarak imparatorluk içerisinde yaşayan halkların dinlerini özgürce yaşama ve herhangi bir cezaya ya da ölüm cezasına çarptırılmadan inanışlarını açıklama haklarını tanıyarak Hristiyanlık dinine karşı yüzyıllar boyu devam eden ağır cezalandırmaları sona erdi. Konserde de Rum ortodoks kilise müziğine ait olan ilk seçki, bestecisi bilinmeyen Soson Kyrie ton laon sou(Kutsal Haçın yüceliği ilahisi), bu yeni dini inanışı onu sembolize eden haç ile temsil edilmiş. Daha sonra resmi din olarak kabul edilen Hristiyanlik bu dinin simgesi olarak haç yaşamın ölüme karşı olan gücünün sembolü olarak konumlır ve – Konstantin’in şehri Konstantiniyye olarak – kurulmasında rol oynar. O güne değin Orta Doğu ve Balkanlarda Hristiyanlık ana formu Ortodoks inancı olduğunu da düşünerek . Rum Ortodoks inancının Patrikhanesi ise İstanbul’da yer alması da ayrı bir önem taşır.
İçerisinde müzik enstrumanları barındırmayan Rum Ortodoks müziğinin sözlü aktarımı geçen onca sene içerisinde bir kayba uğramadığı belirtiliyor. Konserin bu bölümü için de Bizans döneminin Hristiyan toplumlarının geleneksel akşam dualarının temsili için akşam ayinlerinden(Vespers) iki seçki dinledik. Bunların ilki, Petros Peloponesios(c. 1730-1778) tarafından bestelenmiş(Mezmur dizesi olan) Kyrie ekekraksa pros se eisakousan mou’nun(Mezmur 140, 1-3) İstanbul’un Fener muhitinden (Patrikhanenin 1950’li ve 60’lı yıllarda baş mugannisi olmuş) archon Protopsaltis Thrasvoulos Stanitsas(1910-1987) tarafından keşfedilmiş bir uyarlama ve takiben Petros Bereketis(17-18.yy) tarafından bestelenmiş Douloi Kyrion, Alleluia(Mezmur 134,1-3) icra edildi.

“Layla
Tek başına kaldığında ne yapacaksın
Kimse seninle birlikte değilken
Çok uzun zamandan beri kaçıyorsun ve saklanıyorsun
Biliyorsun bu, senin aptal gururun
Layla, sana yalvarıyorum Layla,
yalvarıyorum, sevgilim lütfen
Layla, sevgilim şu endişelerimi dindirmeyecek misin
Seni teselli etmeye çalıştım
O eski adamın seni üzdüğünde
Aptal gibi, sana aşık oldum
Tüm hayatımı alt üst ettin
En doğru kararı verelim
Ben sonunda çıldırmadan önce
Ne olur hiç bir zaman bir yol bulamayacağız deme
Ve tüm aşkımın boş, faydasız olduğunu söyleme bana”
/ Eric Clapton- Layla’dan
13 Haziran 2010 gecesi İstanbul Kuruçeşme Arena’da tarihi bir blues şölenine tanık olduk. Organizasyon firmanın ve seyircinin “eskisi” gibi olmadığı konserde yaş ortalamasının yüksek olmasına ve kalabalıklığa rağmen seyirci coşkusunu sahneye akıtamadı. Tüm bunlara karşın Eric Clapton ve Steve Winwood 21:15 civarlarında başladığı konserde 2,5 saat aralıksız olarak “mest” ettiler.Davulda Steve Gadd, Basta Willie Weeks, Klavye’de Chris Stainton’un sesin tüm ayrıntı tonlarında yaptığı katkılar ve sololar ise tarifsizdi.
Kuruçeşme Arena’nın boğazdaki ambiyansıyla İstanbul’un güzellikleri arasında bu tarihe Gimme Some Lovin, Mindland Maniac, Cocain,Layla, Gimme Some Lovin , Crossroads ,Voodo Chile, georgia on my mind, Can’t find my way home gibi şarkılara canlı eşlik etmenin mutluluğuna vardık.
Eğer kaçırdıysanız konser videolarımı ve tarihi blues gecesini aşağıdan izleyebilirsiniz:
“Bir serabın peşinden giderken
Yitirmiştin bu kalbi
Bu kalbi aldatmıştın
Ve Ben senden nefret etmekten başka bir şey yapamam
Yürek sızımı duyabiliyor musun?
Sesin kayıplara karışıyor
Ama ben, akılsızın teki, seni sonsuza dek beklemekte
Unut
Ya da yaşama artık daha fazla
Veyahut gece,gece, gece!
Gece bomboş
Ve geceyle gelen ümit kısacık bir an
Kırık bir kalp, kırgınlık
Elveda…
Boş düşlere ne oldu dersin?
Nereye gitti bir anlık baştan çıkarmalar.”
/ Emma Shapplin – Spente Le Stelle’den
11 Haziran 2010 gecesi Andrea Bocelli ve Andre Rieu gibi ustaların gözdesi, “Etterna” ,” Carmine Meo” albümleriyle new age akımıyla operayı buluşturarak tarzını ortaya koyan Fransız soprano Emma Shapplin’in, yeni albümü Macadam Forever albümü tanıtımı için Kuruçeşme Arena’da verdiği konser, boğazın ışıkları ve yaz esintisinin arasında hepimizi neoklasik sesiyle içimize işlemesine neden oldu.
Aşk’ın, ölümün, ruhun, çelişkilerin barındığı yaşamın sıkıntılarına ve kattıklarına dair bir empat derinliğinde şarkı sözleriyle sesinin iniş çıkışlarında birleştiren Emma Shapplin, dansçıların kareografiyle de bu temaları görselleştirmek istemiş. Sahneye takım elbisesiyle çıkan ve konservativ bir müzikalite ile başlayan ve kimi zaman piyano ve gitar sololarına sözü bırakan Emma Shapplin, Kuruçeşme Arena’nın boğazında kısa süreli de olsa taka seslerinin ve oradan yükselen karadeniz müziklerin karıştığı bir konserde, lazer gösterilerinin ve boğaz ışıklarının kattığı atmosferde ruhen bir eksiklik yaşamadığımızı söyleyebilirim.Seyirci sayısının az olmasından sponsorlar ve Shapplin mutlu olmasa da konsere gelenlerin konforu itibariyle memnuniyet vericiydi. Yeni albümü kadar, Spente Le Stelle, Cuerpo Sin Alma gibi eski parçalarını seslendirdiği ve 14. yy İtalyancasına da doyduğumuz konserde, bilinen parçalarda alkışlar artarken, yeni albümündeki parçalarda alkışların yeterli olmadığını ve Emma Shapplin’i memnun etmediğini belirtmekte fayda var.
Seyircinin çok fazla ilgi göstermediği bir konser oldu.
Macadam Flower albümünden bahsedersek, sevenleri gözünde kanımca kalitesinden ve beklentilerden uzak bir albüm olmadığı gözüküyor. Emma Shapplin , bu albümün ismine ve detaylarına dair şu şekilde bahsediyor:















Son Yorumlar