Mar 062011
 


Compania Antonio Gades: Kanlı Düğün ve Suite Flamenco  - Federico Garcia Lorca

“Ay, bu ne çılgınlık!
Seninle ne yatak paylaşmak istiyorum
ne sofra
ve bütün gün, her dakika
yanında olmayı özlüyorum
sürüklüyorsun beni,
gidiyorum,
dönmemi söylediğinde de
uçarak seni izliyorum,
havada bir tutam ot gibi.
Terk ettim sert bir erkeği
ve bütün sülalesini
düğünün tam ortasında,
tacımı taktıktan sonra.
Cezasını sen çekeceksin,
ben istemiyorum çekmeni.
bırak beni! Kaç, kurtul!
Kimse engellemiyor seni!”

/ Federico Garcia Lorca – Kanlı Düğün’nden

Hakkında en çok kitap yazılan ve inceleme yayımlanan İspanyol oyun yazarı ve halk şairi özelliğine de sahip Federico Garcia Lorca’nın 1932’de yazdığı ve “Köy Trajedileri” üçlemesinin ilki olma özelliği taşıyan ve orjinal adı “Bodas de Sangre”(Blood Wedding) olan “Kanlı Düğün”, 2004 yılında hayatını kaybeden ve flamenko deyince akla ilk gelen isimlerden biri olan dansçı ve koreograf Antonio Gades tarafından 1974 yılında ilk kez baleye uyarlanmıştı. İspanyol yönetmen Carlos Saura’nın İspanyol kültürüne, dansa, flamenkoya olan tutkusu “Kanlı Düğün” ü ve flamenkoyu daha da bilinir kılarken, dans performansı olarak da Dünyanın bir çok yerinde sahnelendi. 5 Mart 2011 akşamı ise Gades’in ismini yaşatan Gades Topluluğu tarafından, artık Lorca’nın, Gades’in ve Saura’nın “Kanlı Düğün”ü de diyebileceğimiz 6 bölümden oluşan bu eser, Cemal Reşit Rey Konser Salonu‘nda tekrar hayat buldu. Gösterinin ikinci bölümünde ise yine Gades Topluluğu’nun koreograflığında “geleneksel flamenko”’nun özelliklerini neredeyse Antonio Gades ismiyle anılan Farruca formuyla, 8 bölümden oluşarak sunulan yanık ağıtlar, agresif ve tutkulu bakışlar ve sert topuk sesleriyle katışan alkışların mest ettiği dans gösterisiyle tamamlandı.

İspanya kültürü için resim sanatı konusunda Salvador Dali nasıl büyük bir basamak ise şiir konusunda Federico García Lorca için aynı yeri hakettiğini söyleyebiliriz.Şairliği dışında ressam ve piyanist olan Lorca’nın, Endülüs köylerinden New York’a, Bounes Aires’e ve tekrar Madrid’e, ve nihai olarak İspanyol iç savaşında sağcı falanjistler tarafından kurşunlanarak öldürüldüğü Granada’ya varan yaşam yolculuğunda bir çok şiir, düşünce, temsil sığdırma başarısı göstermiştir. Arjantin’de Pablo Neruda ile de yolları kesişen, sıkı arkadaşı olan Neruda’nın kendisinden oldukça etkilendiği ve kendisi için yazdığı şiiri bir çok şiir meraklısı ve tarihçi tarafından bilinmektedir. Lorca için şöyle diyordu Neruda : Continue reading »

Şub 282011
 

Güzelliğin Tarihi - Umberto Eco  - Kitap - Doğan Kitap

“Güzelliğin bu tanımı, herhangi bir çıkardan başka bir haz nesnesi olarak ifade edilen,
bundan önceki tanımından türetilebilir. Çünkü haz duygumuzun herhangi bir çıkardan
bağımsız olduğu bilinci ancak bu şekilde değerlendirilebilir. Herkesin haz duyması için
gerekçeler içermelidir. Çünkü, haz kişinin heveslerine(ya da önceden tasarlanmış diğer
bir ilgiye) dayanmadığından ve yargılayan kişi nesnenin değerinin artması açısından
kendisini tamamen özgür hissettiğinden, hazzını kişisel koşullara dayalı olarak açıklayamaz.”

/ Immannuel Kant – Güzelliğin Yansız Hazzı, 1790

Medyanın çeşitlenmesi ve kitlelere nüfus etme gücünün artması ile yapılan paylaşımlar sonucu, 21. yüzyılı yaşadığımız  noktada,  insanın kendince ve kendine başvurmadan oluşan “güzellik” anlayışı bir çok farklı şekilde ele alınmış, kimi zaman elitizm içinde bir Pirelli takvimindeki çıplak kadın “güzel” olarak ön plana çıkarılıp, gerçeküstü olarak düşünsel hadım edilmeye yüz tutan bir fikriyatın temsilcisi olurken, kimi zaman dini bir motif kazanarak mucizevi bir İsa’nın göğe yükselişi yarattığı heyecan ve varoluşsal lezzet kıyasında üst düzey bir erekle “güzel” olarak anılmış, kimi zaman ay ışığının yarattığı yakamozda bir çiftin elele tutuşması anı simgesel olarak “güzel” olarak adledilirken, bunun matematiksel formu bile veya şiiri bile güzellik çarklarından biri olduğu gibi, kimi zaman ise bir yılanın açlık bahanesiyle bir fareyi yuttuğu an doğa içinde belki de her an olmasına rağmen sıradışı bulunarak hayranlık uyandırdığı “güzel” olarak anlatılagelmiş ve çeşitli sanat dallarıyla diğer insanlara sunulmuştur.

Kuşkusuz bu örneklerin çok daha arttırılarak ele alınabilecek güzellik olgusunun, bu kadar farklı koridorlarda uzun süre gezilebilecek derecede sonsuz denecek cinsten bir çeşitlilik sunması, güzelliği, niye güzel bulduğumuzu, hangi tutkuların, arzuların, inançların, ilişkilerin ve trendlerin onu böyle kıldığını algılamamız ve anlamamız açısından tarih boyunca yaşanan olayları, ilişkileri ve doğa enstanenelerin içinde değerlendirilmesi gereken bir bilgi arkeolojisine ihtiyaç duymaktayız.

Sanat Tarihinde nadir bilgi arkeolojisine kapsamlı bakan kitaplar vardır ki Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi romanları dışında Umberto Eco, “Güzelliğin Tarihi” ve “Çirkinliğin Tarihi” kitaplarıyla bu bazen içiçe geçmiş panaromayı çözümleyecek ve estetik tarihini ve izafi görüşleri de katarak anlattığı kitaplarıyla, uzmanı olduğu göstergebilim kuramlarını da dahil ederek, bu yüzyıl için ışık tutacak ender kitaplardan birini oluşturmayı başarmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen, kitapta dikkatinizi çekecek en büyük eksiklik; Ortadoğu, İslam ve Doğu sanatlarının bu kurguda yerini almaması ve Eco’nun Batı kültürü içerisinde bu çerçeveyi sınırlandırması olacaktır.

Türkçesi Doğan Kitap’tan usta çevirmen Ali Cevat Akkoyunlu çevirisiyle çıkan “Güzelliğin Tarihi” , Umberto Eco tarafından 17 bölümden oluşan 90 başlıkta ele alınmakla beraber, kurgusundaki özeniyle de takdir edilecek bir yana sahip. Continue reading »

Şub 062011
 

Çığ - Tuncer Cücenoğlu - Kemal Başar - İstanbul Şehir Tiyatroları

“Nasıl ki ölümü hesaba katmayan yaşamlar yaşayan insanların yaşamları anlamsızdır

– aynı şekilde,

ölüme bilinçle giden yaşamlar yaşayabilen kimi insanlar,

yaşamlarının son anlarıyla,

ortaya yoğun anlam birimleri koyabilirler.”

/ Oruç Aruoba – De Ki İşte’den

40’ı aşkın ülkede Matruşka, Boyacı, Helikopter, Kördövüşü, Sabahattin Ali, Che Guevera ve Şapka gibi oyunlarının sahnelendiği toplumsal ve bireysel sorunlar üzerine yazdığı oyunlarla adını söz ettiren oyun yazarı Tuncer Cücenoğlu’nun, çığ tehlikesi baskısı altında yerleşen korkunun töreyi,otoriteyi kurumsallaştırmasını sağlayacak şekilde itaate dönüşmesiyle, bu vesileyle altında ezilen insani unsurların suskunluğu tandansıyla kurguladığı ve 2002 yılında basılmış“Çığ” oyunu, Cücenoğlu’nun 40. sanat yılını kutladığı 2011 yılında, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda tiyatro sanatçısı,yönetmen,oyuncu,çevirmen ve tiyatro eğitmeni, Requiem, Eğri Büğrü gibi yabancı oyunları Türkçe’mize kazandırmış Kemal Başer’in yönetmenliğini, Özge Ökten’in dramaturgluğunu ve Can Atilla’nın müziklerini üstlenerek oynanmaya başladı.

70 kuşağı yazarlarından Tuncer Cücenoğlu’nun yalın bir dille karakterlerine hayat vermesi ve mekanla veya toplumsal, ideolojik veya bireysel bir sıkıntıyla daraltılarak ve bu baskı sayesinde kontrol altında tutulmak istenen insani duygulanımın engellenmesiyle insanlar ve metinler arası ilişkinin form, yer ve zaman değiştiren insanı, özgürlüğü, düşünceyi ve otoriteyi sorgulattıran ve bunları bahsi geçen yalınlığın içerisinde evrensel bir düzleme sokarak özgürleştiren bir yazar olarak tanınıyor.

Çığ - Tuncer Cücenoğlu - Kemal Başar - İstanbul Şehir Tiyatroları

Yazarın Çığ’la da böyle bir düşlemin içerisine seyirciyi soktuğu oyunda, zaman,din, mekan veya coğrafya üzerine herhangi bir bağdaştırılmanın yapılmamasıyla , eleştirmenlere zengin sembolizmaları kullanma imkanı tanınmakla beraber, ilham aldığı anının Doğu Anadolu’da geçmesiyle de gerçekçi bir temel de kazanıyor. Cücenoğlu, oyunun oluşum sürecini şöyle anlatıyor:

“Bir gün değerli yönetmen dostum Yusuf Kurçenli ile söyleşiyorduk. İlginç bir durum anlattı bana… ‘Doğu Anadolu’ da, çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, kesinlikle yüksek sesle konuşamazlar, kahkaha atamazlar, kısacası gürültü yapamazlarmış… Çünkü yapılan gürültü patırtı çığ düşmesine neden olurmuş. İşin ilginç yanı çığ tehlikesinin, yılın dokuz ayında söz konusu olmasıymış. Bu insanlar yılın yalnızca üç ayında bağırabilirler, silah atabilirler ya da çocuklarını doğurabilirlermiş.”

Bir Parmak Çığlık Boyundan Cesaretlenen Çığ’ın Altında Aranan  İnsanlık Tasviri

Continue reading »

Haz 012010
 

Dikiş iğnesi
izlerinden kaçıyor
parmak çocuklar

***

El kadar akıl
düşer mum ışığında
ölümlü gözden

***

her ölüm yüzü
kanar dünya aklına
sana gülmeden…

***
şarap bitince
düştü gölün içine
ıslak saçları

***

gamlı bir fadiyez
perdesini yırtarsa
parlar dolunay

***

gölgesi sevda
denizi seyrediyor
yan yatmış ağaç

***

Continue reading »

Eki 032009
 

İstanbul Ağrısı

kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul’san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

pancak pancak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul’san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul’san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan’ı
zehirleyebilirim

sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite’den
tophane iskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
uykusuz dalgalanıyor

ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kurdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin

eğer sen yine istanbul’san
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul’san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul’san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir.

ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül’ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık”

/Attila İlhan

Eğer / “If” – Rudyard Kipling

 Edebiyat  Eğer / “If” – Rudyard Kipling için yorumlar kapalı
Eki 022009
 

kipling

Her ne kadar çocuk kitapları yazıp edebi bulunmasa da edebi eserin sadece yetişkinler için olmadığını, bu nedenle aldığı Nobel ödüyle kanıtlayan ünlü Şair Rudyard Kipling’in sevdiğim “IF” şiiiri.  Aşağıdaki animasyonda seslendiren ise aktör Robert Morley Emre Kongar’ın çevirisinden çok, daha çok bilinmesini sağlayan ve daha çok beğendiğim Bülent Ecevit’in çevirisine aşağıda yer vermeyi  daha uygun buldum.

IF…..

If you can keep your head when all about you
Are losing theirs and blaming it on you,
If you can trust yourself when all men doubt you,
But make allowance for their doubting too;
If you can wait and not be tired by waiting,
Or being lied about, don’t deal in lies,
Or being hated, don’t give way to hating,
And yet don’t look too good, nor talk too wise:

If you can dream – and not make dreams your master;
If you can think – and not make thoughts your aim;
If you can meet with Triumph and Disaster
And treat those two impostors just the same;
If you can bear to hear the truth you’ve spoken
Twisted by knaves to make a trap for fools,
Or watch the things you gave your life to, broken,
And stoop and build ’em up with worn-out tools:

If you can make one heap of all your winnings
And risk it on one turn of pitch-and-toss,
And lose, and start again at your beginnings
And never breathe a word about your loss;
If you can force your heart and nerve and sinew
To serve your turn long after they are gone,
And so hold on when there is nothing in you
Except the Will which says to them: ‘Hold on!’

If you can talk with crowds and keep your virtue,
‘ Or walk with Kings – nor lose the common touch,
if neither foes nor loving friends can hurt you,
If all men count with you, but none too much;
If you can fill the unforgiving minute
With sixty seconds’ worth of distance run,
Yours is the Earth and everything that’s in it,
And – which is more – you’ll be a Man, my son!

Rudyard KIPLING

EĞER…

çevrende herkes şaşırsa ve bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem de kendine güvenebilirsen eğer,

bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana,

düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir,
ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilrsen değer,

söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye saflar dert etmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden,

döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın diline
baştan tutabilirsen yolunu,

yüregine, sinirine “dayan” diyecek,
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek,

herkesle düşer kalkar erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitmezse seni,
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni,

bir saatin her dakikasına emeğini katarsan hakçasına,
böylece dünyalar önüne serilir,
üstelik oğlum adam oldun demektir.

Mar 242009
 

 

lord-byron-on-his-death-bed

Ivan Aivazovsky ve Balthus  gibi ressamları, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Halikarnas Balıkçısı gibi yazarları etkilemiş, babasından kaynaklı berbat ve umutsuzluklarla geçen çocukluğuna bağlanarak bir sürü yaratıcılık- zihinsel hastalıklar ilişkisini ele alan makalede adı geçen ve kendisinin tabiriyle ‘vahşilik’ noktasına getiren duygusal krizler sonrasında sırasında yazarak rahatladığını söyleyen ve bu yüzden literatüre “byron mutsuzluğu” kavramını sokan manik depresif şair, yazar. Aynı zamanda ‘lady byron’ ve Bernaulli sayıları’nın hesaplamasına ilişkin hazırladığı programla ‘ilk bilgisayar programcısı kadın matematikçi’ olarak anılan Ada Lovelace’in babası… 

“Kılıcı insafsız bir ustalıkla kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.” cümlesiyle açığa çıkarttığı; Türklere karşı – hastalığı nedeniyle normal karşılanması gereken ve tutarsızlığına da sebep olan -sevgisizliğinin altında Türklerin asaletini iyi bilmesi ve bunu kıskanması olarak yorumlanabilir. Bu yüzden de Kırım Tatarları’nı bolca aşağılamaktan geri kalmamıştır. 

Halikarnas Balıkçısı’nın hakkındaki sözleri şu şekildedir: 

Continue reading »

Mar 242009
 

 

Server Bedi

Bir çok yazarın, kimliğini muhtelif nedenlerle gizleyip, takma(müstear) isim kullanarak yazdığı kitapların/yazıların altındaki imzada yer alan isimlerdir. Bu konuda yapılan araştırmalara bakarsak; kaynak olarak üç isim ve kitabı göze çarpıyor: 

 

1. tahsin yıldırım’ın “Edebiyatımızda müstear isimler” sözlüğü 

2. nurullah çetin’in ‘Takma isimler sözlüğü’ çalışması 

3. halil bingöl’ün 23 yıllık çabanın ürünü olduğunu söylediği, “Kaan Mete Aradadur” takma ismiyle yayınladığı “Müteferrikadan günümüze takma adlar mahlaslar lakaplar ve rumuzlar” sözlüğü… 

Yerli ve yabancı müstear isimlerin zenginleşmesini umduğumu da belirterek, yukarıdaki kaynaklardan hareketle, Türk Edebiyatı’nda müstear isimlere örnek olarak verilebilecekler; 

adalet ağaoğlu – parker quinck 

ahmet turan alkan – recai güllapdan 

çetin altan – hadi borazan, hüseyin zurna 

melih cevdet anday – gani girgin 

mustafa kemal atatürk – asım us 

nabi avcı – veysel vedat 

murat belge- raif özben, sadık özben 

niyazi birinci-yavuz bahadıroğlu 

tarık buğra- süleyman yücel 

ebubekir eroğlu – süha kalaycı 

muhsin ertuğrul- servet moray 

erol göka – nedim gürsel 

doğan hızlan – osman giritli 

attila ilhan – abbas yolcu, ömer haybo 

mustafa islamoğlu – yusuf kerimoğlu, sami hocaoğlu 

metin kaçan – jack laban 

sezai karakoç – mehmet leventoğlu, zülküf canyüce 

bahaettin karakoç – aşık rahmani 

necip fazıl kısakürek – ahmet halil 

cemil meriç – cemil şaman, fırsat yoksulu 

rasim özdenören -a. gaffar taşkın 

nuri pakdil – ebubekir sonumut 

iskender pala – pertev pala, ilhami yalınkılıç 

nazım hikmet ran – ahmet oğuz saruhan 

peyami safa – server bedi 

cem yavuz – cahit irmak 

cahit zarifoğlu – vedat can 

hakan albayrak – ahmet kafkas, verner hugo 

hilmi yavuz – ali hikmet, irfan külyutmaz 

fehmi koru – taha kıvanç 

abdullah aymaz – safvet senih 

mehmet şevket eygi – ubeydullah küçük

Mar 222009
 

 

Musa'nın Başağrısı

Türk Nöroşirürji Derneği bülteninde  op. dr. Ali İhsan Ökten’in yazdığı doyurucu makalenin konusu ve ismidir: araştırmasını özetlersek; 

– john keats’e göre; “zevk zaman zaman gelen bir ziyaretçidir; ama ağrı gaddarca bize sarılır kalır.” 

– Yazar Mehmet Eroğlu son romanı “belleğin kış uykusu” adlı romanında acı, mutluluk, bellek, belleksizlik gibi kavramları sorgular. Yazar romanında nasıl karanlık için ışık gerekiyorsa, hayat içinde acı gerektiğini belirtir. mutluluğun geçici bir şey olduğunu acının ise duygu, merhamet ve vicdan gibi erdemlerimizi geliştirdiğini satır aralarında açıklar. 

– Ağrıyı soyut bir ağrı, yani aşk ızdırabı olarak kullanmak isteyen yahya kemal “günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum. / yarab hele kalb ağrılarım geçti diyordum” derken “ağrı” kelimesinin başına kalb kelimesini getirmekle kelimeyi soyutlaştırabilmiştir. 

Continue reading »

Mar 222009
 

 

Ne zaman?

Dilemma konusu açılınca aklıma gelen ve hopi kızılderililerin dilinde olmayan, zamanın dilemma hali… 

Benjamin Lee Whorf şöyle diyordu hopi kızılderilileri ile ilgili çalışmasında; “uzun ve dikkatli bir analizin sonunda, hopi dilinin, bizim “zaman” dediğimize, ya da geçmiş, gelecek dediğimize, ya da süren, geçti dediğimize doğrudan tekabül eden hiçbir sözcük, gramatik biçim, kuruluş ya da ifade içermediği görüldü. (carroll). ”

Dilde zamansal görünümün evrenselliği ile ilgili çalışmalar, zaten gramer olarak hepimizin önünde duruyor ve ilk öğrendiğim zaman, akla yatkın gelen bir felsefeyi de çağrıştırıyordu bana Benjamin Lee Whorf: tanrının, kadının, erkeğin, aşkın, mekanın, sezginin, doğumun, ölümün ifadeleri zamana bağımlı olmasıyla ne kadar da mutlak gerçekliği anlatıyor bize, tartışılır.. Her söylenim, açık ya da örtük üç anı belirtir diyor dil felsefesinde uzmanlığı aşikar hans reichenbach: konuşma anı, olay anı, olaya gönderme yapılan an. Bu ilke dahilinde bakılan edebiyatta, kuşkusuz dili zamandan bağımsız anlatmak imkansıza yakın derken, hopi’lerle gelen bir arıtım duygusu insanı düşündürmüyor değil. 

Farklı açılardan ele alabiliriz bunu. Psikolojik, biyolojik, izafi zaman gibi ve tüm bunların üstüne yazılan edebi eserler, bilimsel çalışmaların analiziyle hopilerin kendi bilgeliğindeki zamana yer vermeyişinin tezatı, bilişsel öğrenmelerimizde ‘ben’ olgusunu tekrar ele almama sebebiyet verir hep işte, yazarken, giderken, gelirken, iletişimde ve ilişkilerde.. 

Bir diğer konu ise, dilde zaman kavramının yaratılmasının iş dünyasındaki ya da vahşi kapitalizmin en büyük silahı olduğu anlamına gelmesi… Şöyle ki; insanların kiralarını, maaşlarını, alım güçlerini, tatillerini, sigortalarını, faturalarını hep dille ifade ederken çıkan ve tümevarımla varılabilecek toplumsal buhranın kaynağı olarak, dildeki zaman kavramını güncel neslin kendisiyle beraber bir iç hesaplaşmaya sokması gerekiyor üst düzey yöneticilerden alt düzeye kadar ki ‘neden?’ derlerse; baksınlar edebi ederlerdeki, zamandan ve günlük hayatın bir periyoda bağlanması(hafta/ay/gün/yıl/yüzyıl) kaynaklı çekilen ızdırab tasvirlerine… baksınlar, kafi..

Mar 222009
 

bravenewworld-heads

Basit ifadetle edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın tiyatroda olduğu gibi Ayna Felsefe’sine uygun bir şekilde aynı anlamı taşımadığını düşündüğüm çok geniş konular bütününü kapsayan bu araştırma alanına edebiyattan başlarsak ve kısa ve spot örneklerle yorulmayarak sakin sakin ilerlersek;

bir “Yeraltından Notlar” düşünün ki toplumun içindeki bireyin insan olmanın yük olduğu şekilde tasvir eden, bir “Huzur” romanı düşünün ki, intihar, ateizm, doğu-batı çatışması, ilişkilerdeki uyumsuzluğun halen yaşanan gerçekçiliğini ve aydın kesme olan şehvetin ve bu şehvetin getirdiği aceleciliğin faturalarını gösteren, diğer yandan Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye“‘deki yine bireye indirgenmiş ama bütünde toplumun muhafazakar ve batılılaşma arasındaki ikilemlerini yansıtan, bir “Matmazel Noraliyanın Koltuğu“‘nu düşünüp tüm bu toplumdan uzaklaşıp kendine bir sayfiye mekanındaki huzur dolu alanda kendi içine çekilmemiş bireyi yansıtmayan ve bunların üstüne hala Peyami Safa’nın riyaziyet eğitimiyle adam olacak toplum düşünü roman dışındaki haliyle vasıflayan, ya da şiirlerde akan nice toplum manzaraları,(misal, kurtuluş savaşı destanı gibi toplumsal direniş tarihini hatırlatan, ya da Atilla İlhan’ın “cinayet saati” şiirindeki gibi toplumsal suçları dile pelesenk kılan, diğer yandan Orhan Veli Kanık”‘ın “Açsam rüzgarında” şiirindeki gibi toplumsal melankoliyi vurgulayan ya da Cemil Meriç gibi adalet ve hürriyet sunağından toplumu çıkartmayan ve bir ton yabancı edebiyatçının buhranın içselliğinden dem buran Kafka’sından, olumsuzlanma cesaretinden dem vuran Albert Camus‘una kadar nice edebiyatçı varken bir de toplumdaki edebiyata yan gözle bakılan köhne bakış açılarında eriyen yine aynı yazarlar ve aynı sefil evler ve değersizliğe kına yakınan ölümler… Bu yüzden tüketim toplumunun da yansıtıldığı bir keşmekeşlik içinde, asla edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın muadil bir tanımını bulamayacağım gibi geliyor…

Tem 152008
 

Matmazal Noraliya'nın KoltuğuPeyami Safa’nın iki dünya savaşı sonrasında oluşan ideolojilerin ve mutlakçı bir düşüncenin romanı olarak anılır. Ferid karakterinin özeleştirileri ve yaşadığı pansiyonun sahibi Vafi bey derken, tek içdünyasını analiz edebileceği Aziz bey ile olan dialogları derken bir bakmışın merhum Matmazel Noraliya’nın evindesin.. Ve o koltukta Ferid’in sanrıları başlar ve Matmazel nam- ı diğer Nuriye ile temasa metapsişik yollarla geçer…Ferid yalnızdır, çünkü ailesi tıpkı o dönemde okumuş bir çok aydın ve orta sınıf üzeri kimse gibi biyolojik benlerinin istekleri doğrultusunda yaşam hazlığındadırlar.Bir bencil anne ve babanın çocuğu olarak yalnızlığı pek normaldir. Köksüzlük hissi ile materyalizme olan bağlılığıyla, inançlı Vafi bey’in dialogları ki mevlevidir bu arkadaş, garip bir hal alır..Sonlara doğru kimilerine göre biraz sıkıcı hal alması, psikolojinin yoğunluğundadır kanımca.. Ve mutlakçı düşüncenin kıskacından kurtulan ve kendisiyle barışan Ferid hali pek haz vermeyebilir ama içsesin ferahlaması iyidir…Bütünleşilen Matmazel’le mesut bitap bir halde, bütün korkularını ve sanılarını bir kenara bırakır. Selma ve peygamberkaşlı Fatma ve çıplak üryan vakalarına yapılan Freud, Adler ve Jung göndermeleri de Safa’nın dönemin ve günümüzün iyi romancısı olduğunun altında yatan anlamlı bir nedendir.. .

Şub 092008
 


sigmund freud’un, karamazof kardeşler’in almanca baskısının girişine yayınevinin önerisi üzerine yazdığı ve muhtelif iddiaların çoğuna göre, 2 sene sonunda(1928) yayımlanan ve payel yayınları’ndan çıkan sanat ve edebiyat kitabında türkçe çevirisi bulunabilecek makalesinin ismi…

freud, bu makaleden dolayı tatmin olamadığını söylemiş ve yapısal olarak zayıf bulduğunu belirtmiştir. freud’un bu makalesi; yirmi yıl sonra tekrar histerik nöbet tartışmasına, oedipus karmaşasına ve suçluluk duygusu üzerine yeni ifadelerine ve mastürbasyonla, – yaşam öyküsünden ve de romanından-kumarbaz romanına isim olarak yer vermese de- aldığı kumar tutkusuna dair tiyolarla ilişkilendirmesine yer veren önem arzları dışında, ivan karamozof’un ağzından dillendirdiği “yalancılar! herkes babasının ölümünü arzular.”; sözüyle gelen anababa kavramına, liberalizmin yanlısı bir toplantıda çar’ı ve çarlık sistemini savunmasına rağmen, kendisini kürek mahkumu eden, idam cezasına çarptıran çar’a dair gerçekleşen sempatisinin, baba eksikliğine ve öz-cezalandırma ilişkisindeki rolüne ve tüm bunların üstünde gelmiş geçmiş en önemli yazarların başında gelen fyodor mihailoviç dostoyevski’nin, psikoanalizin kurucusu olan freud tarafından ele alınmasına dair tarihi önem taşır.

Continue reading »

Eki 142007
 

haiku
Sergei eisenstein’ın sinema teorisindeki kurgu üzerine düşüncelerinin temelinde yer alır ve bize Matsuo Bashou, Yorgo Seferis ve Oruç Aruoba okutturmak için güzel bir bahane olarak dünyada iyi ki vardır dediğim ve arada şiir yazmak için tercih ettiğim şiir formu… Derler ki matematikçiler kendi aralarında şakayla karışık: eğer ki bir gün tüm haikular evrenin sonsuzluğunu anlatabilirse, evrenin genişlemesi duracaktır. Bir haiku şiirim için tıklayın.