Eki 282010
 

Perfume: The Story of a Murderer - Koku- Patrick Suskind Sinema - Film analizi - eleştiri

“Geçip gitmişti karşısındakinin kendi eti,
kendi kanı olduğu yollu yuvacıl düşünceler.
Toz olmuş dağılmıştı babalı oğullu,
güzel kokan analı duygusal idil.
Elinden çekilip alınmış gibiydi
kendinin de çocuğun da çevresinde düşlediği,
o sımsıcak saran örtü:
Yabancı, soğuk bir yaratık yatmaktaydı dizlerinde,
niyeti düşmanlık olan
bir yabani hayvan;
o kadar ağırbaşlı
ve Tanrı korkusuyla akılcı düşüncenin
yönettiği bir kişiliği olmasaydı
çocuğu bir iğrenme anında,
bir örümcekmiş gibi
fırlatıp atmıştı bile.”

/ “Koku” romanından

Bir çok öyküsü, romanı ve senaryosu bulunan 1949 doğumlu Alman romancı Patrick Süskind, 1985 yılında basılan, 46 dile çevrilen, milyonlarca baskı yapan ve kendisine Gutenberg, Faz gibi ödüllerini kazandıran Koku (Das Parfüm) adlı romanıyla, Almanya’da bir roman hakkında postmodern öğeleri taşıması açısından ciddi ölçüde yankılarla övgüler düzülmesine ve eleştirilerin yapılmasına neden olmuş ve uzun süre çok satanlar listesinde kendi yer bulmuştur.

Fantastik, tarihi, polisiye türünü içinde barındıran bu roman, içerdiği tasvirlerle, kokuyu öyle etkileyici betimlemiş olacak ki okurlar tarafından çok ilgi gördü ve sıradışı adledildi. Bu etkileyici betimlemeler nedeniyle, romanın sinemaya en başarılı uyarlayacakların listesinde Stanley Kubrick, Tim Burton, Peter Jackson gibi yönetmenlerin isimleri anıldı. Süskind’in romanının gerçeküstü öğelerle kaplı ve birbirine çelişkili gibi gözüken durumları nedeniyle bir çok yönetmen bu romanı filme çekilmesi imkansız olarak andı ve dillendirdi. Ancak Süskind’in uzun süre bu roman sayesinde aldığı ödülleri reddettiği gibi, sinemaya uyarlanmaması için ısrarcı tutumu kırıldı ve 2006 yılında, “Run Lola Run” filminden tanıyacağımız Tom Tykwer sayesinde bu zor film, sinemalarda seyirciyle buluştu, film müzikleri ise bir çok kişi tarafından beğeniyle dinlenmeye devam ediyor.

Romanda genel olarak; eklektik bir dille postmodern öğelerin ustaca yerleştirildiği ve bir zincire vurulmuş Prometheus’un öykünülme metaforu “Tanrı-katil” ‘in kendini arayışı çok katmanlı bir şekilde dile getirilmektedir.

Koku - Das Parfum- Parfüm - Patrick Süskind - Sinema - Kitap Eleştiri - Analiz

DÖRT BÖLÜMLÜK ESRİME

Süskind, romanında, Paris’in en kötü kokan ve pislik içindeki pazar yerinde Fransızca’da kurbağa anlamına gelen Grenouille’nin doğumunu anlatarak başlar:

Continue reading »

Mar 012010
 

Tahsin Yücel’in ‘Kumru ile Kumru’ romanı ; Kumru adında Anadolu köylüsü bir genç kızın “görücü” usulüyle İstanbul’a “köylüsüne göre” kurtarıcısı bir kapıcıyla evlenerek gelen ve daha sonrasında yavaş yavaş eşyalara karşı tutku besleyerek(misal buzdolabı, müzik seti) onları ailesinden ve hayattan üstün tutarak var olan ilişkilerinin nasıl değiştiği ve toplum içerisinde bu tutkuları nedeniyle nasıl statü atladığını ve başka bir Kumru figürüne büründüğünü anlatan “iyi” bir romandır. Dilde tekrarın olduğu ve sonunun çok da tatmin etmediği(bu yazarın başarısı da olabilir) bu roman aynı zamanda ” tüketici davranışları” açısından da çözümlenmeye değerdir. Aşağıda önce roman özetimi ardından çözümlememi bulabilirsiniz:

ROMANIN ÖZETİ:

Continue reading »

Eki 232008
 

tanpinarSon zamanlarına doğru tek kişilik kahraman hikayelerinden sıkıldığını belirtirken, zengin hayal gücü; resim, heykel, müzik gibi sanat dallarını iyi kavraması ve tatmasıyla, ayrıca felsefi ve psikolojik unsurlara olan usta etüdleri ile açıklanabilir sanıyorum. Ancak hayal gücünü hiçbir zaman varolan koşulları yerlebir edip bizden uzaklaştıracak kadar da fantezilerin esiri olmamıştır. Hatıraları, ölüm pençesinde olduğunun hissiyatının ve vakti kalmamışlığının betimlemesi olarak anlaşılmalıdır. Bu kadar zengin ironinin ki özellikle “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ironik anlatımının her tonlamasına hakim olması gibi. Tanpınar, insan kavramına verdiği değerini “İnsanlar Arasında ” adlı zeus’a ithafen, onun tüm tanrılık güçlerini bırakıp, insan kılığında yaşamaya başladığını anlattığı yarım kalan şiirinde de vurgulamıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk dönemlerine, bürokrasiden modaya, her kurumu acı ve derinden eleştirisi takdire şayandır. -Yaşar Kemal, evet esinlenilmiş ve kıskanılmıştır ama- asıl ana esinlenme kaynakları -özellikle kurgulama bazında- Proust, Huxley ve Joyce etkisidir. o nefis “Huzur” romanı ise nadide olması sebebiyle başlıbaşına kendini ait olduğu yerde yorumlama zevkine bıraktığım kitaptır.

Tem 152008
 

Matmazal Noraliya'nın KoltuğuPeyami Safa’nın iki dünya savaşı sonrasında oluşan ideolojilerin ve mutlakçı bir düşüncenin romanı olarak anılır. Ferid karakterinin özeleştirileri ve yaşadığı pansiyonun sahibi Vafi bey derken, tek içdünyasını analiz edebileceği Aziz bey ile olan dialogları derken bir bakmışın merhum Matmazel Noraliya’nın evindesin.. Ve o koltukta Ferid’in sanrıları başlar ve Matmazel nam- ı diğer Nuriye ile temasa metapsişik yollarla geçer…Ferid yalnızdır, çünkü ailesi tıpkı o dönemde okumuş bir çok aydın ve orta sınıf üzeri kimse gibi biyolojik benlerinin istekleri doğrultusunda yaşam hazlığındadırlar.Bir bencil anne ve babanın çocuğu olarak yalnızlığı pek normaldir. Köksüzlük hissi ile materyalizme olan bağlılığıyla, inançlı Vafi bey’in dialogları ki mevlevidir bu arkadaş, garip bir hal alır..Sonlara doğru kimilerine göre biraz sıkıcı hal alması, psikolojinin yoğunluğundadır kanımca.. Ve mutlakçı düşüncenin kıskacından kurtulan ve kendisiyle barışan Ferid hali pek haz vermeyebilir ama içsesin ferahlaması iyidir…Bütünleşilen Matmazel’le mesut bitap bir halde, bütün korkularını ve sanılarını bir kenara bırakır. Selma ve peygamberkaşlı Fatma ve çıplak üryan vakalarına yapılan Freud, Adler ve Jung göndermeleri de Safa’nın dönemin ve günümüzün iyi romancısı olduğunun altında yatan anlamlı bir nedendir.. .

Tem 082008
 

Neriman’ın Fatih’te otururken, Batı özelliklerini taşıyan Harbiye kültürüne tav olup, yine Fatih’in muhafazakar yapısındaki Şinasi’ye gidip gelişleri ve bu yüzden kendi babası Faiz bey’in Şinasi’nin yanında olmasından kaynaklı ve Neriman’ın önünde bir Rus kızının, Harbiye ahlakı yüzünden hayalkırıklığına uğraması nedeniyle, bir aile, doğu-batı ve iç çatışma örneği Peyami Safa romanı…Zira Faiz bey, Fatih değerlerini tembel ve uyuşuk kedi, Harbiye değerlerini ise çalışkan ve uyanık bir köpek olarak alegorileştiren Neriman’a şöyle der ki bu da romanın da bahsigeçen çatışmalardan birini özetler niteliktedir:

“Kimi adam vardır ki, sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. onun bir hazine-i efkarı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, mesela bir rençber, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velâkin çalışkandır; diğeri ise çalışkan görünür velakin yaptığı iş sudandır.Zira biri maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir, öbürü vücut ve beden ile yapılan iştir. Maneviyat daima daha alidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.”

May 032008
 

paulo-coelho-onbir-dakikaBrezilya’dan artist olmak için Avrupa’ya gelen genç bir kadının yavaştan yükselişine müteakip, sonrasında namusuyla para kazanamayacağını ve söz verdiği ailesine mahçup düşmemek için geri dönemeyeceğini anlamasıyla, kendini fahişeliğe verip akabinde paraya para dememesine sebebiyet veren müşteriler bulurken aşk tuzağına kapıldığı -aynı zamanda müşterisi- iki adamla tanışıp birisiyle içindeki duygusallığı, birisiyle de içindeki içgüdüsel mazoşizmi keşfetmesiyle arada kalan duygudurum bozukluğunu evirip çevirip doymuşlukla sonlandırarak yaşama yeniden başlama düzenini başarma histerisiyle kanalize olma öyküsünü barındıran, Paulo Coelho’nun önsözünde, tabir-i caizse ‘kitaplarında sevgiyi, yüreği buluyoruz ve hep sevgi istiyoruz biz senden’ diyen hayranına adadığı kitabı…

Mar 072008
 
doriangray.jpg
Yaşadığı çağın ahlak yapısının ikiyüzlülüğüne sert tepkiler içeren serbest bir üslupla yazılmış roman ve aynı zihniyetin ışığında çekilmiş film. Oscar Wilde romanda, kendini tekrar etmekten çekinmez, Roman içerisindeki kimi bölümler önceki çalışmalarının tekrarıdır, hatta kimi zaman onu etkileyen yazarların kitaplarından neredeyse tıpı tıpına benzeyen alıntılar bile yapmıştır. Ama bu onun romanının güzelliğini ve akıcılığını perdeleyemez.

Daha sonraları bazı eleştirmenler onu roman kahramanlarından Lord Henry ile özdeşleştirmelerine rağmen, o bunu reddetmiştir. Lord Henry, Dorian’ın birnevi akıl hocasıdır ve onu Lord Henry ile tanıştıran bir başka arkadaşı, Basil’den ziyade fikirlerinin gelişiminde Lord’un etkisi büyük olmuştur. İnsanların hayatlarını, iyilik düşüncesinden ziyade elde ettikleri zevk üzerine kurmaları gerektiği, aynı zamanda genç ve güzel olan Dorian ve herkes içinde güzelliğin zekilikten ve diğer meziyetlerden daha önemli birşey olduğu, Lord’un onun hayatını derinden etkileyen fikirlerindendir. Lord roman içinde, yaşçada büyük olduğu Dorian’a, kendi yaşam tecrübelerinden ve gözlemlerinden sıkça bahsetmektedir. kadınlar ve erkekler üzerine olan; “Benim sevgili küçüğüm, hiçbir kadın dahi değildir. Kadınlar dekoratif bir cinstir. onların söyleyebilecekleri hiçbirşey yoktur, fakat cazibelerini konuştururlar. Kadınlar maddenin akıl önünde zaferini temsil ederler.erkeklerse aklın, ahlak karşısında zaferini temsil ederler.” bunlardan biridir.

Hayatının ilerliyen devrelerinde etkilendiği bu öğütler sebebiyle dorian kendinden başka kimseyi önemsemeyen, devamlı zevk peşinde koşan biri haline gelicekse de daha sonraları kendini toplum dışına itilmiş ve çevresinde hakkında sıkça dedikodu yapılan biri olarak bulacaktır. her ne kadar bu durumu hiç bir zaman önemsemecek de olsa düştüğü ruhsal bunalımlar onu hayatını ve yaşam tarzını yeniden gözden geçirmeye itecektir ki bunda da fazla bir başarı sağlayamayacaktır.

Genel olarak insana kendi yaşadığından farklı bir yaşam aktarılıyor olsa da, bu romanı güzel yapan belki de bu aykırılıklardır.

Mar 072008
 
biridammahkumu.jpg

Betimlemeleri ve mahkumun sözleri ile insanı düşündürten, bunun yanısıra, sözlerin felsefik boyutları da gözardı edilemeyecek nitelikte olan, romanın yazılış amacının, idam cezasının hem trajik hem de saçma yönünü göstermek olduğu söylense de katılmadığım, romanda idam cezası konusunda yorum yapmaktan çok insan, hayatı ve anlamsızlığı üzerine yoğunlaşmış gibi göründüğünü düşündüğüm ve bu anlamda Mar Adentro filmini izlerken hatırladığım, bir çoğu fransız kültürü üzerine olan dip notların fayda unsuru taşıdığı, Victor Hugo’nun genç yaşta yazdığı romanı…

Oca 072008
 
2046.jpg

“Bir aralar tartışma programlarının gözdesi eski mimar ve gazeteci Aydın Boysan nasıl bilim kurgu romanı yazardı?” sorusunun cevabı…

Roman, 2046 yılında Rumelihisarı’nda bir restoranda başlıyor. Restoranda yemek yiyen yedi kişilik bir arkadaş grubu, meçhul bir gök aracı tarafından kaçırılıyor ve kapo gezegenine götürülüyor. İşte roman da bu yedi kişinin kapo gezegeni’nde başlarından geçen olayları anlatıyor. Pek fazla heyecanlı maceralar değil daha çok gezegenler arası yakınlaşma ve bilgi alış-verişi temeline dayalı olaylar anlatılıyor hikayede. Teknolojik olarak dünya’dan oldukça ileride olan kapo gezegeni ve halkını tanımaya yönelik bir gezi aslında dünyalılar’ın gerçekleştirdiği. Bütün kitap boyunca çeşitli vesilelerle kapo toplumunun ekonomik, sosyal ve bilimsel gerçekleri hakkında bilgiler ve bu vesile ile aynı alanlar hakkında çeşitli fikirler ve tezlerden de söz edilmiş olunuyor kitapta.
Continue reading »

Eki 022007
 
Moğol Kurdu

Homeric imzasıyla çıkan Moğol Kurdu, türü itibariyle bir tarihi anı roman. “Türklerin soyu moğollardan mı geldi?” sorusuna ise cevap anlamında dokunduyor biraz. Bu kitabın türkiye’de popüler olmasının sebebi ise siyasete bulaştırılması.

Tarihi romanları okumayı tercih etmemdeki en büyük sebep, klasik tarih kitaplarının aksine, tarihsel bilgileri daha çabuk ve zevkli alabilmem. moğol kurdu’nu da bu yüzden tercih etmiştim. moğol yaşayışı biçimi ,inançları ,göç hayatı ve at üstündeki maceraları bana bu anlamda veriler sağladı diyebilirim. Continue reading »

Şub 092007
 

Toplumdan soyut yaşayan karakterlere sahip(genç ve güzel bihter ve onla ikinci evliliğini yapan zengin dul ve küçük bir kızı ve oğlu olan ellili yaşlarda Adnan ve onun yeğeni Bihter’in yasak aşkı çapkın Behlül)her iki ailenin de, masumiyet, uyum ve sonsuz mutluluk özelliklerini taşıyan unsurları bünyesinde barındıran, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “üslup makinesi” diyerek sözettiği Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk edebiyatında ilk realist roman olarak anılmasına sebep olan eseri….

Adnan’la mesut bir şekilde ve aldatmıcam* ülküsüyle evlenen Bihter’in, yaşak aşkını yorumlayışı ‘tensel mi mental aşk mıdır?’ arasında bir yerdir ama Behlül karakteri bunu tenselden ibaret görünce bihterin ruhani vaziyeti iyice çöker ki bunda kendine yaptırım uyguladığı şeyleri çiğnemesi ve annesi firdevs hanımın da kötü model olarak alıp, sonradan ona uyan hallere girişmesindeki gurur kırıklığı da vardır. adnan’ın kızı ve yaşam tecrübesi fakiri nihal’in, bihter’e karşı hem dışavurum olarak hem içsel karşıt düşünceleri, romandaki taraf yaratma metodunu uygular niteliktedir. yazar,doğu-batı arasındaki kadın erkek ilişkilerinin, ahlakın, cinselliğin tezatlığını da nihalin mürebbiyesi sayesinde aktarmış olur. Diğer yandan; Behlül’ün ‘kadınların cinsel arzularına isteseler de hakim olamazlar ve ikiyüzlü davranırlar’ prensibiyle ve bu anlayışla bihterle ilişki yaşaması, ilişki yumağının zengin sayıdaki çözüm makaslarından biridir. Ayrıca Uşaklıgil’in yalı hayatı yaşayan bu iki ailenin gerçekçi tasvirleri, dikkati çeken ve romanı realist kılan edebi unsurdur.. Nedense Bihter deyince, Peyami Safa’nın Şimşek kitabındaki pervin aklıma geldi.

Ara 152006
 

 

papagan-teoremi

Eğer matematikten hoşlanıyorsanız ,aynı zamanda edebiyatla , felsefeyle, bilimle , dinle, tarihle ve tabiiki polisiye romanla, bu kalın kitap tam size göre diyebilirim.

Gerçekten oldukça hoş bir polisiye ve pedagojik roman olan Papağan Teoremi , Denis Guedj’in kaleminden çıkmış.Aklımın bir köşesinden “Ya böyle bir kitap var mı ya?” diye geçirerek ,hem soluksuz hem de hayranlıkla kitabı okudum.

İlk önce size kitabın arka kapağında bulunan ve içerik açısından aklınızda şekillenecek konusundan bahsetmek istiyorum:İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amazonya’ya yerleşen 84 yaşındaki Elgar Grosrouvre ,matematik fakültesinden eski arkadaşı ve Paris’te sahaflık yapan tekerlekli sandalye mahkumu Pierre Ruche’e çok değerli bir matematik kitapları kolleksiyonu gönderdikten sonra evinde çıkan bir yangında ölür.Elgar, Pierre’e yazdığı mektuplarda ünlü matematikçi Fermat ve Goldbahc’ın teoremlerini kanıtladığını yazmaktadır. Yangından kurtulan Elgar’ın papağanı”Nofutur” ,değerli kuş kaçakçılarının sayesinde PAris’e ,Pierre’nin sahaf dükkanı “Binbir Sayfa” ya rastlantı sonucu ulaşır. Elgar’ı ölümü bir cinayet mi , intihar mı , yoksa kaza mıdır? Bu sorulardan sonra Pierre Ruche ve meraklı ailesinin müthiş polisiye araştırmaları ve kovalamacaları başlar.

Japonya’dan Brezilya’ya ,Mısır’dan Sicilya’ya uzanan bu muammalar zincirinin gerçek kahramanı matematiğin ta kendisi elbette.Yaşamımızın felsefi sınırları içerisinde matematiğin gerçek yerini sorgulayacak onu tüm açıklığıyla saptamamıza yardımcı olan Papağan Teoremi, azılı matematikçilerden dört işlem ustalarına kadar herkesin elinden düşmeyecek bir felsefi roman. Matematik tarihinin en gizemli yanları ve kişiliklerinin de başrolleri paylaştığı bu edebiyat polisite şöleninin oyuncuları ,aslında Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam’ın günümüze uyarlamalarından başkaları değil.Harika bir eseri okuyacağınıza emin olabilirsiniz. Kitapta yok yok.Şöyle bir düşündüm de kitap lise öğrencilerimize ders kitabı olarak bile okutulabilir. Her zaman dediğim gibi bilgiyi zevkli bir halde sunarsanız ,aldığınız verim o kadar artar.Mükemmel nitelikteki bu kitabı bu kadar övmemin sebebi yukarıdakilere istinahaden bir matematikçi olmam ve hayatımda ilgilendiğim bir çok alana hitap edebilmesi.

Bir felsefi polisiye romandan çok öte bilgiler verilmiş.Kitapevlerinde hangi tür bölüme koysanız içerik açısından uyar.Birçok bilim adamının fikirlerini, felsefesi, teoremleri ve hayat hikayesi bir anda beyninize işleyecek ve bunları kullanarak sonuca ulaşmanızı isteyecek bir eser.Okurken beyninizin çalışma hızına inanamıyacaksınız.Sakin bir yer seçip kitabı okuyun derim. Çünkü bu kitabın her kelimesi bilgi kokuyor.Bu harika eseri bizlere Güncel Yayıncılık ulaştırıyor. 534 sayfalık kitabın kalın olmasına yakınmanız yerine şükredeceğine eminim. Bir başka atlanmaması gereken nokta ,böyle bir kitabı ancak yazar kadar bilgili ve bahsettiğim bilimlere hakim birisi çevirebilirdi, yani İsmail Yerguz.

Kas 132006
 

Yeraltından Notlar

Daima güncel kalacaktır ibaresini baştan söyleyerek, modern toplumun içinde sıkışıp kalmış insanın iç yapısına dair enfes romandır… Değişen toplumsal ve sosyal yapıya müdahale etme yetkisi bulunmayan ve çözümü yeraltına çekilmekte bulan ve sonrasında yeraltındaki çelişkilerini izleme fırsatı bulduğumuz emekli bir memurun ibret dolu hikayesidir bu…

Kilit cümlelerden biri; katillerin uygar kimseler olduğuna dikkat çekmesidir ki uygarlığın barbarlık mı düş mü olduğunu kitleler tarafından nasıl algılandığına bakarak analiz ederken , ‘araf’ının coğrafyası her geçen gün genişlerken ve konformist bireylerin yoğunluğu onu rahatsız ederken, gitgide toplumun değişimine karşı pasifize edilmesine de sebep olur. İçsel eleştirisini yaparken, bir yandan mutlak gerçekliği arar, diğer yandan ise insanın aradığını bulduğunda, ne yapacağından ve nasıl bir boşluğa düşeceğinden, ayrıca başka bir arayışının olma hevesini yitireceğinden mütevellit, kaygıları iyice artar. Bir çok insan ,derinlemesine soyut koordinatlarda kendi varlığını işaretlemek isterken, aslında ikiyüzlü bir şekilde, bunun kıyısından geçecek hamlelerde bulunur. Zira yerüstü ondan böyle bir mutlaklık istemez ama yeraltı insanı her zaman kalpgözüyle varolacak şekilde normlarla yaşam sürmesini istemektedir. Zaten ızdırab yüzünden de olgunluk yaşlarındaki bu emekli memurumuz, yukarıya çıkmak ister ve insanların kavgalarını ilgiyle gözlemler ve bunu da cazibeli bularak bir yandan romandan fight club senaristinin ilham aldığını anlamış oluruz. O kavgalar sırasında, kendini eşyanın tabiatı olarak tanımlayan subayı uzun bir süre takip eder ve obsesif bir şekilde onunla yapacağı düellonun hayallerini kurar ve adresini bulduktan sonra ona bir mektup yazmaya karar verir, yazar da ama aralarındaki sınıf farkının onları sağlıklı bir şekilde asla biraraya getiremeyeceğini bildiğinden gönderemez. Başka bir açıdan; 19. yy’da modern toplum tasviri olarak nitelenebilecek bu roman, eşitlikçi düzeni, özgürlükçü düşünceyi ve sosyal hakları sorgulaması nedeniyle sosyalist düşünceye de oldukça yakındır, feodalite ve aristokrasisinin karşısında ezilen insanın, artık öyle bir hal aldığını gözlemler ki “insan olmak bile bir yüktür” ve insanın soyut insan olmaya heves etmesinin, altıboş bir yapaylık içerdiğine dikkati çeker. “Öğrenilmiş çaresizlik” içinde kalan bu toplumun bireyleri, kendi etiyle kemiğiyle bir insan olarak kendini kabul etmeden yeraltından çıkmayı ummak, beyhude bir bekleyişten ibarettir. Ve biz de günümüzde de gördüğümüz gibi tarihin öznelerini değil nesnelerini önümüze -o sunuldu diye- yeriz.