Mar 152014
 

Panoptikon

“Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.

Bu uçuş, güvercindeki
Özgürlük sevinci mi ne!

Öpüşmek yasaktı bilir misiniz?
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!

Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde

Işık kör edicidir, diyorlar
Özgürlük patlayıcı
Lambamızı bozan da
Özgürlüğe kundak sokan da onlar
Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktı mı tutuşalım
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su

Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.

Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar

Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmayagörsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.

Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarın o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!”

/ Oktay Rıfat – ‘Elleri var özgürlüğün’ şiiri

New York Times’ın en çok satanlar listesinde de yer almış, Google’ın Yönetim Kurulu Başkanı Eric Schmidth ve Google Ideas’ın yöneticisi Jared Cohen’in 2013 yılında kaleme aldığı “Yeni Dijital Çağ” kitabının “Devrimin Geleceği” bölümünde şöyle yazar:

Yeni bağlantılı toplumlarda devrimci hareketlerin hızla çoğalması bazı gözlemcilerin öngördüğü gibi er geç köklü devletler için tehdit edici olmayacaktır, çünkü iletişim teknolojileri devrimlerde, dengeyi halkın lehine değiştirecek şekilde pek çok dönüşüm sağlasa da, bu araçların etki edemeyeceği bir takım kritik değişim unsurları vardır. Bunların en başta geleni, muhalefeti zor zamanlarda ayakta tutabilecek, reforma yanaşması halinde hükümetle pazarlığa oturabilecek ya da diktatör kaçıp gittiğinde sorumluluğu üstlenerek halkın istediklerini verebilecek bireylerden oluşan birinci sınıf liderler yaratılmasıdır. Teknolojinin, bir kişinin devlet adamlığı rolünü doldurabilecek vasıflara sahip olmamasıyla bir ilgisi yoktur. Son yıllarda kalabalık gençlik kitlelerinin sadece cep telefonu ve benzer cihazlarla silahlanmış halde tarihte yıllarca sürmüş olan bir süreci hızlandırarak, onlarca yıllık otorite ve kontrole meydan okuyan devrimleri ateşleyebildiğine tanık olduk. Teknoloji platformlarının, verimli kullanıldıklarında, diktatörlerin devrilmesinde önemli bir yol oynayabileceği artık açık. Olası sonuçlarına bakılırsa – zorbalıkla ezilme, rejim değişikliği, iç savaş, demokrasiye geçiş – devrimleri yapan ya da yıkanın kullanılan araçlar değil insanlar olduğu da açıktır.

Günümüzde , devrimlerin bileşenlerine bakıldığında özellikle sosyal medya ile kıvılcımlanmaya ve hatta olgunlaşmaya başlayan, akabinde ana akım medyayı etkileyen, tetikleyen, tehdit eden ve hatta dönüştüren unsur, teknoloji guruları tarafından, alıntıda bahsedildiği gibi, teknolojiyle değil, onun önünde değerleriyle var olan insanla mümkün. Dijital dünyayı devrimlerin söylem alanı olarak kullanmasıyla insan kendi varoluşunu yüceltebilecek mi?’sorusuna yanıt ise bir çok felsefe oturumlarında tartışılmaya devam ediyor. Gençlerle birlikte etkisini gösteren mobil penetrasyonun artmasıyla birlikte bilgiyi ve gerçeği arayışımıza katkıda bulunduğuna inandığımız insan, bu şekilde “hızlanarak” ‘kendisine ne kadar değer verebiliyor, katabiliyor?’ bir çok insanın içinde de cevabını bulmak için yeşerttiği bir soru olarak karşımıza çıkıyor.

GÖZETLEMEK İSTEYEN İKTİDARI GÖZETLEYEN DİJİTAL HALK HAREKETİ

“Nasıl bilgisizlik ortaçağ boyunca hıncını aldıysa, bizim bilgimiz de bizden hıncını alacaktı…”

/Nietzsche

Continue reading »

Ağu 212013
 

#cevapver Tweetlerinin Analizi

“Artık insanlık kavramı, vicdanlarımızı arıtmaya ve hislerimizi yüceleştirmeye yardım edecek kadar yükselmiştir…
İnsanları mutlu edeceğim diyen onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir.

İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbilerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek,
karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir.
Dünyanın barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması
ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.”

/ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

27 Mayıs 2013 gecesi saat 22:00’da Gezi Parkı’ndan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait  iş makinelerinin 5 ağacı sökmesiyle tepkilerin artarak büyümesine yol açan ve  Başbakan Erdoğan’ın mahkeme kararına rağmen “Ne yaparsanız yapın, Topçu Kışlasını yapacağız” açıklamaları ile bu protestoları önemsemeyen ve dinlememekle kalmayıp “3-5 ağaç” ve “3-5” çapulcu gibi söylemlerle protestocuları ve eylemin niteliğini küçümsemesiyle Gezi Parkı eylemleri olarak adlandırılan direnişin boyutunun ve çapının daha da büyümesine neden oldu.

AKP kanadı, bu eylemlerin başlangıç nedenini, -her otoriter rejimin başvurduğu gibi- paranoya yaratma stratejisine sığınarak saptırmayı tercih etse de, tarih, olayların başlangıcının ağaçların sökülmesi , Başbakan’ın üstten bakan ve “ayaklar baş olmaz” diyerek açıkça söylediği kibir içeren ve 30 Mayıs 2013 sabah 05:00’te bu hukuk ve demokrasi paydaşlığına itiraz eden bu tavrını protesto eden gençlerin çadırlarının – iktidara yakın medya tarafından eylemciler yaktı dense de görüntülerle de sabit ve daha sonra görevden alıp tekrar görevleri iade edilecek- zabıtalarca yakılması, 31 Mayıs 2013’te yine sabah 05:00’te TOMA ve gaz bombası ile müdahelenin ne Türk Hukuku, ne biber gazı yönetmeliği, ne AİHM, ne AB normlarına uygun olması gibi akıldan ve tarih sayfalarından silinmeyecek şekilde başladığını belgeledi.

Bu belgelere ve 31 Mayıs’ta İstanbul 6. İdare Mahkemesi tarafından Topçu Kışlası projesi durdurulmasına rağmen, Başbakan Erdoğan, kendi hatasını ve belediyenin hatasını kabullenmek yerine, olayları ideolojik olarak nitelendirip, gezi eylemcilerine karşı “evde %50’yi zor tutuyorum”, “ben de partimden 1 milyon insan toplamasını bilirim”, “her içki içen alkoliktir, ama AKP’liyse alkolik değildir” gibi  anlamsız ve trajikkomik ifadelere başvuran ve toplumun kutupsallaşmasına sebep olan bir yol izledi. İçişleri Bakanlığı , Başbakan Erdoğan’ın da itiraf ettiği “yanlışlık” olan orantısız şiddeti soruşturacağını belirtmesine rağmen, somut adım atılması bir yana, polis şiddeti daha da arttı ve biri polis 6 ölüm, 8041 yaralı, 11 kişide göz kaybı, 44’ü çocuk 1042 gözaltı ve 34.311 kişinin hak ihlaline maruz kaldığı gerekçesiyle İstanbul Barosu’na başvurduğu , orantısız ve bilinçsiz biber gazı kullanımı nedeniyle 8 köpek, 63 kedi, 1028 kuşun öldüğü tespit edilen bir bedel ortaya çıktı.

Continue reading »

Tem 282013
 

– Bu analiz, Dünya’daki tüm çıkar ve rant peşindeki siyasetlerden ötürü hakkaniyeti ve hatasını görüp de erdem gösterip istifa etmeyen  siyasetçiler ve sansür/otosansür uygulayan medya çalışanları nedeniyle yaşamını yitiren tüm insanlara, ağaçlara, hayvanlara, canı yananlara, evlat acısı dinmeyenlere, kardeş halklara, inanç özgürlüğüne, izinsiz gösteri hakkına, çoğulcu ve muhalefetteki parti sayısını bir gurur ve gelişme göstergesi sayan demokrasiye, özgür medyaya ve bilime ve de tertemiz fikri hür, vicdanı hür Gezi Ruhu’na adanmıştır.-

Somemto firmasının analiziyle 29 Mayıs- 4 Haziran 2013 tarihlerinde  atılan Tweetlerin ağırlıklarına göre kelime bulutu

Somemto firmasının analiziyle 29 Mayıs- 4 Haziran 2013 tarihlerinde atılan Tweetlerin ağırlıklarına göre kelime bulutu

“İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir vermem.
Bu alanda isterim ki beni bilim adamları aydınlatsınlar.
Onun için siz kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız,
bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel (yapıcı) yönlerini gösteriniz,
ben takip edeyim.”

/ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

GİRİŞ
Gezi Parkı eylemlerinin miladı olarak anılan 27 Mayıs 2013 gecesi 22:00 sularında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iş makineleri ile Gezi Parkı’na girilip 5 ağacın yerinden sökülmesiyle kıvılcımlanan Gezi Parkı olayları, AKP kanadının “mesele Gezi Parkı değil, hala anlamadın mı?” ifadesiyle eylemleri karşılamasına neden oldu. Peki mesele gerçekten ne idi ve hala anlaşılmayan ne idi? İlerleyen günlere değinmeden önce, AKP’nin 11 yıllık iktidarının da etraflıca sorgulanmasına, eleştirilmesine ve eski defterlerin AKP kanadı dahil tekrar ortaya çıkarılmasıyla çözümlenmeye ve apaçık konuşulmaya ihtiyaç duyulan bir durum oluştu. İncelenmesi gereken ana sorular ise “’Mesele anlaşılmış mıydı, ‘Mesaj’ alınmış mıydı, alınabilir miydi? yoksa AKP mesajı görmezden gelmeyi ve oy kaybetmemek adına bu mesajın derinliği ve gerçekliği hakkında konuşmaktan kaçınma stratejisini mi tercih ediyordu?” üzerine yoğunlaştı.

7 Haziran 2013 günü Başbakan’ın konuşmasını aynı ifadelerle manşetlere taşıyan 7 Gazete’nin  Gezi’den yükselen demokratik talepleri ne kadar yansıttığı ve canlarını feda ettiği ise iktidar,sansür ve otosansür bağlamında ayrı bir inceleme konusu

7 Haziran 2013 günü Başbakan’ın konuşmasını aynı ifadelerle manşetlere taşıyan 7 gazetenin
Gezi’den yükselen demokratik talepleri ne kadar yansıttığı ve canlarını feda ettiği ise iktidar,sansür ve otosansür bağlamında ayrı bir inceleme konusu

 ANALİZ NEYİ İÇERİYOR?
1)  Tümdengelimle bakıldığında sondan başa AKP’nin irrasyonel düşünce sistematiğine yönelik fikirler.
2)  AKP iktidarının çoğunlukçu sisteminde, demokratik talepler ve hukuki haklar “%50” öne sürülerek engelleniyor ve inkar ediliyorsa, bir kişi ve azınlık olarak yola koyulan Hz. Muhammed’in verdiği mesajlar, AKP’nin %50 argümanı nedeniyle mesajın doğruluğunu geçersiz kılardı.
3)   Türkiye Gezi Parkı öncesine baktığımızda nitelik açısından nasıl bir toplum mesajı veriyordu?
a- Okumuyoruz, araştırmıyoruz…
b- Okuduğumuzu anlamada, dört işlemde ve analitik düşünmede toplum olarak sorunumuz var
c -Medyada Sansür,İfade Özgürlükleri Kısıtlandığından Toplum Sağlıklı Bilgi Alamıyor ve AKP döneminde daha da kötüye gidiyor
4)  Gezi Sürecinde Kimler Aktif Rol Oynadı ve Kimler Ne Mesaj Verdi?(Mesaj Veren-Mesaj İlişki Matrisi)
5)  Sosyal Medya’dan Gezi Parkı Mesajları Analizleri AKP Propagandalarının aksini gösteriyor
a- YNK Labs analizleri
b- Somento analizleri
c- Bumerang Blogger’larının Çevre Duyarlılığı
6)  Gezi öncesi ve sonrası en meşru demokratik talep olan muhalefet partilerinin mesajlarını AKP reddetti
7)  Gezi Parkı süresince bilimsel referanslara dayanmayan propagandayı tercih eden AKP, “orantısız zeka” karşısında entelektüel bir çöküş yaşadı
8)  Gezi Parkı’nın Bilançosu araştırmalarında AK Parti mal zararından ve Lira Kaybı’ndan, STK’lar ise cana gelen zarardan yana mesaj verdi
9)  Google arama trendlerine nasıl yansıdı?
10) Medya Ne kadar ve nasıl gördü?
11)  İnternet Medyasında Gezi Parkı etkisi nasıl oldu?
a- Sosyal Medya’da en çok Hürriyet yazarları Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Ayşe Arman paylaşıldı.
b- En çok hangi sitelere girildi, sosyal medyada ne kadar trafik artışı yaşandı?
12)    Araştırma Şirketleri Doğru örneklemler tercihi ve kişi sayısıyla Gezi Parkı’nda yükselen mesajın AKP’ye iletilmesi için doğru soruları sordu mu?(Karşılaştırmalı Analiz)
13)  Sonuçlar
14)  Gezi Eylemlerinde Mesaj Verenlerin Listesi
15)  Kaynaklar

Continue reading »

Eyl 182012
 

Womb - Rahim - Poster - Afiş - Sinema - Eleştiri - Analiz

” Aşkın gerçekliği yoktur.
Zamanı vardır.
Her aşk kendi zamanı içinde gerçektir.
Yaşamda hiçbir şeyin olmadığı kadar gerçek.
Su balığın hem varoluşu hem zamanıdır.
Suyun zamanı gibi aşkın da zamanı vardır.
Kendi zamanı.
Sudan çıktıktan sonraki zamanda, sudaki zamanı bilemezsiniz.
Nerden bileceksiniz?”

/ Murathan Mungan 

1978 yılında dünyanın ilk tüp bebeği olarak dünyaya gelen Louise Brown, 2008 yılında anne olmuş ve eşi tarafından annelik yetisi konusunda övgü almıştı. Bu süreçte ise erkeğin spermiyle. kadının yumurtasını rahimde değil de dış ortamda döllenip, sonra tekrar annenin rahmine yerleştiren tüp bebek yöntemi büyük tartışmalara sahne olmuştu. 1952’den başlayan klonlama tarihi boyunca kurbağa, maymun, koyun ve keçi gibi bir çok hayvan klonlanmış ve gerek sosyal hayatın kendisinde, gerek tıp literatüründe biyoetik kavramının insanlık tarafından daha da üzerinde düşünülmesine sebep olacak, insan haklarını tekrar yazdırmaya gidecek bir süreç de başlamış oldu. Bugüne baktığımızda ise Louise Brown’un açtığı tüp bebek yöntemiyle bir çok çift bebek sahibi oluyor ve toplum içerisinde o zamana göre kıyaslandığında bu bebek, çocuklukları dahilinde “normal” olarak karşılanıyor, tüp bebek hastaneleri yapılıyor, tüp bebek için devlet teşvikleri veriliyor. Kısacası tüp bebek yöntemi toplum tarafından kanıksanan ve hatta özendirilecek bir konum kazandı.

Tüp Bebek, Klonlama, Kök Hücre tedavisi gibi biyoteknolojide yaşanan bu gelişmeler ile ilgili bir çok film yapılsa da, işin “birey” olgusuna yönelik iki film bu alanda dikkat çekti: Michael Bey’in yönettiği 2005 yapımı The Island(Ada) ve Mark Romanek’in yönettiği 2010 yapımı Never Let Me Go(Beni Asla Bırakma) “doğal olmayan” yollardan klonlama yapılarak, toplumda “doğal olan” yollardan dünyaya gelen insanlara bir nevi yedek organ işlevi gören klon insan algısının klon insanlara yaşattığı dramı, toplumdaki statüsü sinemaya derin diyaloglarla yansıtarak bizlere sorgulatmıştı.

Macar yönetmen Benedek Fliegauf ise,yazıp yönettiği Womb(Rahim) filmi ile halen tartışılan hatta “ilk insan klon bebeği doğurduk” iddialarının ciddiyetle yaşandığı çağımızda olayın bambaşka ama bir o kadar da özlük boyutuna iniyor ki “klonlama” tartışmalarında, biyoetiğin sosyal boyutunda klonlama ilgili gelen eleştirilerin tam da anlatmak istediği,  bir anlamda uç ama bir o kadar da olağan bir aşk hikayesine odaklanıyor ve izleyicisine soruyor “Bir adamı onu tekrar doğuracak kadar sevebilir misiniz?”

ARTIK AŞK İÇİN AŞKI DOĞURMALI AŞK O ZAMAN MI AŞK?

“Ancak ölümsüzlüğe çare bulunduğunda, aşkın ölümlü olduğunu kabullenecektir insanlar.”

/ Murathan Mungan Continue reading »

Ara 102002
 

NEDEN UZAYDA KOLONİLEŞİYORUZ?

“Her şey beklenti içindeydi, her şey sessiz ve sakindi; hareketsizdi ve gökler bomboştu”

Eski bir Maya efsanesinden alınan bu cümle, uzun bir süreçten sonra Dünyamızın yaşadığı evrimin başlangıcını belki de sonunu belli ediyor. Göklerin bomboş olmasından rahatsız olan yeni Dünyalı bizler, bir çok uydu attık geçtiğimiz yüzyılda uzayın görünen boşluklarına. İlkçağdan itibaren Çinlilerin, Moğolların roket sevdasından alınan güçle 20. yüzyılın süper güçleri önce uzaya çıkıp hava atma yarışına girdiler. Bu uğurda yapılan çalışmalar birçok dünyalının ölümüne neden oldu.
İnsanoğlu gökte yerleşmek için içinde beliren kıpırdanmaları bilim-kurgu öykülerine aktardı. Bu öykülerin temeli ilkçağlardaki uygarlıkların keşif merakından doğmuştu ama bilim-kurgu yazarları uzayda yaşamak yeni gezegenlere ulaşmak ve onların üstünde yaşam destekli, kanunları olan yepyeni bir uygarlık yarattı: UZAY KOLONİLERİ. Ve bu fikirler bilimsel anlamda değer kazandı ve bilim-kurgu romanları aldığı temelleri , insanoğlunun uzaya çıkıp yaşaması için astronomlara ilham verme suretiyle yeni temellere dönüştürdüler. Ve Voyager, SkyLab, Artemis, Space Stations gibi projeler için gün doğdu.
Savaşların, çevrenin ve psikolojinin olumsuz etkilerinin yavaş yavaş bir bulut gibi insanlığın üstünde yer etmesine karşın aynı insanlık o bulutları delip yeni uygarlıkları aramak istiyor. Peki neden?
Bu konuda Prof. Dr. Carl Sagan‘ın bakış açısı oldukça ilginç ” Ne zaman tüm Dünya ve gezegenlerin hepsi keşfedilirse, ne zaman bizler Güneş Sistemi içerisinde kendi kendine yeten bir topluluk olursak, ne zaman ve bir kez daha içimizdeki amaçsız dürtü uyanırsa, o zaman başka yıldızların başka dünyaları ve gezegenleri bizi işaret ederek parmağıyla çağıracaktır.”
Bunun anlamı çok derinlere inerek insan sosyolojisinin içinde aranabilir. Kolonileşmenin nedenleri arasında bu araştırmayı yapanlardan birinin söylediği söz de en az Carl Sagan’ın saptaması kadar ilginçtir:“Dünya hasta değil, o hamile”

Eyl 182002
 

Nanoteknoloji

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.
Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İndeks:
– Nedir?
– NanoTıp
– NanoUzay
– NanoEkoloji
– NanoTehlike

NANOTEKNOLOJİ