Ara 112012
 

Oruç Aruoba - De Ki İşte

“Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak
– ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak:
Yaşamının, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu: aynı şeyin
onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da,
bu temel gerekliliği engellemediğini,
engellememesi gerektiğini…
Ama, anlatamayacaksın ki…

– Çünkü , daha kendin bile gereğince
anlamamış olacaksın bunu…

Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın:
duygusal olarak “unutulmaz bir an” denen
yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,
tam kendisiyle yüzyüze geldiğin bir başka kişiyle
birlikte, birşey yaşadığında(bir sevinç, bir acı…)
– o zaman gerçekten yaşarsın.
Ama bu “an”ları son derece seyrek yaşarsın
(kimi insanlar-çoğunluk?- bunları hiç yaşamaz belki); son derece de kısa…
Gene de, bunların sağladığı anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan çölünü yeşertmeye yetecek.”

/ Oruç Aruoba

 “de ki işte”, Oruç Aruoba gözüyle, dil, varoluş ve felsefe serüvenine başlayanlar -ve hatta bitirmek- için oldukça özel bir kitaptır. Tümceler ve Yürüme  üçlüsünün içinde, bence, Aruoba’nın ortada yer aldığı bir araf’ın da yanarken teskin edici özelliğini taşır. Kitap, 1984-1987 arası metinlerden oluşmuş ve Kasım’90 itibariyle de ilk basımını gerçekleştirmiştir.

Kitabın ilk sayfalarını karıştırmaya başladığınızda, Ergin Günçe‘nin 1979 yılında yazdığı “Bir dostu ölü götürmek” şiiriyle karşılaşırsınız. Şiirin ortalarına gelindiğinde, “Ölünün Babasıyla / Uzunca bir Rakı iç / Anmadan eski günleri / Bırak biraz Ay doğsun”  dizeleri ile çarpılır, sonra ön söz bölümünde hiç bir şey çarpamamışçasına, kitabın “Anlama-rayış” bölümünde, Escher’in 1937 yılındaki çizimi “Ölüdoğa ve Sokak” ile kumarın, tütünün, hayatın gelişigüzelliğinin, kitapların ve sohbet mekanlarının arasında gözlerinizi gezdirirsiniz. Ki Aruoba da bu bölümde öyle yapar, kuruyemişlerinden, kitap tasniflerinden, sigara tablasından,  bavuluna sığdırmaya çalıştığı gömleklerinden ve pantalonlarından bahseder.

Akabinde de bağlaçların ne kadar hakikat doğurabildiği, metaforlardan mümkün olduğunca arınmış  ve Ölüm’ü “de” ile, Yaşam’ı “ki”, Felsefe’yi “işte” ile yakalar, nefessiz bırakırcasına sıkıp düğümler ve halen bu kavramların ve bu kavramların sizdeki kavramalarının nefes alıp almadığına bakmaksızın çözer…

Daha çözülmeden, çözüleceğine de inanmadığınız bir anda, Aruoba’ya has imla hareketlerindeki kasvet ve sizi hep diri tutan yapıştırıcılar bilin ki uçucudur ki bilin uçtuğu yer suçsuzluğunun olduğu yer kadar, suçunuzun aymazlığını aynadaki aksinizle buluşturacak yapıştırıcılardır…

Kitap, bu nedenle, benim için oldukça özeldir, kimi zaman hediye olarak verilmesinin vereceğiniz kişideki tahribatının onun hayrına mı hazan yokuşuna mı sürükleyeceğini bilmediğiniz, kimi zaman ise bu zehiri saklamakla iyi etmişim dediğiniz bir sarkaç özelliğini taşır. Kaldı ki, öyle tutuşturucu bir teskin edici özelliği vardır ki, Aruoba’nın şiirden, felsefeden ve çeviriden gereken birikimlerine saygı duymayı bırakın, sizin nefreti, kini, yalnızlığı, kapkaç duygularınızı açığa çıkardığı ve çıkarmakla da kalmayıp herkese deşifre ettiren bir yakınlık hissedersiniz ama yakınlık duyduğunuz tüm metinlerle aranızda parmaklıkların olduğunu da keşfedersiniz. Daha da büyük sorun; hangi tarafın düşünsel maphusun olduğunu, hangi tarafın özgürlükten ve coşkudan sizi sarhoş ve mutlu ettiğini dahi bilemeden kitabı bitirirsiniz.

Zira kitap, tam da Aruoba’nın da çok iyi tanıdığı Nietzsche’nin “insan uçuruma bakarsa uçurum da insana bakar” sözünden hareketle uçurumun tam da bakıldığı her andaki düşünceleri anlatır. Bu anda kimi zaman uçurumdan aşağı düşen taşları bulursunuz, kimi zaman da düşmemek için kendinizi aşağıda gördüğünüz dalda güvende hissedersiniz. Kuşkusuz bu güven, yalnız olmadığınız his ile yalnızlık arasındaki geliş gidişlerin içinde sarsıldığı kadar, gerisi geriye de doğar ki aslında an dışında hangi anda bu güvenin barındığının da bir önemi yoktur.

Okuduğunuz muhakkak ki kendiniz değildir, okuduğunuz henüz tanımadığınız, tanımaktan da imtina ettiğiniz, etrafınız da bilmesinden kaçındığınız o tanımadığınız kendinizdir. Tanımaktan korktuğunuz, tanısanız ve tanıdığınızda köşenize sinip, herkesin sizden uzaklaşacağını bildiğiniz, uzaklaşmanızın gereğini anlamadan oluşacak önyargıların sizi ne kadar boğacağını gördüğünüz, bunu da yeri gelip çöpe atıp, neden bu kadar ikiyüzlülüğün içinde yaşadığınızı, kimsenin bunlarla yaşama cesaretini bulamadığını anlamazdan gelip, bulanlarla yola devam edebilmenin keyfini yaşarsınız.

İnsanın kendi yoğurdunun “ekşiyim” diye bağırsa da, kulak asmamasını sağlayan toplumsal rollerimizin sahte dalında, bunlardan bıkkınlığınızla oluşan taşlardan oluşmuş kulelerin içinde oynanan mutluluk oyunlarının sizi yok ettiği, yok etmesinden de keyif alınan tarafında varolmanın getirdiği anlık mutluluklarla esriyebildiğiniz kadar esriyebildiğiniz bir çok detay bulunur “de ki işte” de…

ÖLÜM(de)

“Ama ölümden ürkerek
kendini çoraklaşma karşısında
saf haliyle koruyan yaşam değil,
ölüme katlanarak
kendini onun içinde elde eden
yaşamdır, tinin yaşamı.
Tin, kendini mutlak kopmuşlukla bulmakla
kazanır ancak,
kendi hakikatini”

/ Hegel

Yaşam’ı da anlamsızlaştırmaz bir çabayla yererken Aruoba, ancak, ölümün hakkını onsuz da veremez. İnsanın hayatına sığdırdıkları, sığdırmaktan usandırdıkları ve usananların da us’a yaklaştığı bir deliliğin en akıllı yerinden ısırmayı anlatır, kan kusarken hastalanıyor musunuz, iyileşiyor musunuz sizin uçurumunuzdaki yüksekliğe bağlıdır, sanki Orhan Veli’nin


Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fâni dünyada
Kötülükten gayri?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz.”

sayıklamaları da duyar gibidir bu paralel evrimler, ondan aklını ‘yaşına” hiç almaz yaşam da:

***

Yaşadıklarımız öldürdüklerimizdir.
Yaşam, yaşayan insanın kendinden kaçmasıdır;
Çünkü onun ” en-kendi-olduğu” ölümdür
yaşamı da , bunun bir değillemesi yalnızca

***

Yaşam, ölümü değillemekle, temelde, kendini
değiller, çünkü yaşamın anlamı, ölümde temellenen bir anlamdır-
başka bir anlam da yoktur.
Anlam, ölümdür.

***

Ancak ölümü unutmayan; onu bir anlam temeli olarak, kendi dayanağı olarak,
sürekli canlı tutan bir yaşamdır,
anlamlı yaşam

***

Ölüm niye bir “üzüntü” konusu olsun ki?
– Birisinin ölümüne sevinilemez mi?
Ne bir “vah vah”, ne de bir “oh olsun”…
– Ya da kendi ölümüne sevinemez mi insan?
– Mutlu bir intihar —- olamaz mı?

***

Ölüm, çünkü, yaşamın ‘sona erişi” değildir-
şu koşulla: Yaşam, başından başlayarak, yaşam olarak,
ölümden anlam çekebilmişse; ölüm, bir son olarak
– anlamsızlığını birlikte getirerek – gelince,
“biten” yaşamın anlamını çekip almak şöyle dursun,
ona,yeni,yoğun bir anlam yükler

***

İnsanların çoğunluğu, yaşamlarını anlamsız yaşıyorsa,
pek ender bir azınlığı, ölümlerini yaşayarak,
yaşamlarını da anlamlı yaşıyor.
Mesele de, yalnızca ölüm anında anlamlı olabilmek değil.— Bütün bir yaşam boyu, ölümü de
yaşama katan yaşam biçimleri bunu yapabilmekle, sürekli bir anlam içeriği edinirler.

***

– Felsefe, hep yeniden, sürekli,
ölüme gelip dayanan, dayanacak,
dayanması gereken yaşam biçimidir.
Felsefeyi yaşam biçimi edinen
kişi içinde, her yer barınılmaz,
her yol çıkmaz, her yön olanaksız,
her yük ezici– her anlam boştur—
çünkü, ölüm vardır.

 

YAŞAM(ki)

“Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca;
sen de şu taşımak için karaya çıkınca,
yolda giderken başka bir şey de yapabilir,
diyelim midye toplayabilir ya da
kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli
geminin üstünde tutmalı,
hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci
seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da,
başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp
koşmalısın, ki tekneye, koyunlar gibi,
ayakların bağlı atılmayasın.
Yaşamda da böyledir.”

/ Epiktetos

Ölüme nazaran, yaşam ölümden daha uzun vericidir Aruoba’nın hacim defterinde – umudu korurcasına- ama yaşamın çetrefilli yolları, kimi zaman ölümü istetecek kadar zor gelir insana ki insan da hakkını vermeyi çoğu zaman reddeder yaşamın,  gece ile gündüz gibi kavuşmaları ile ayrılmaları bir olan ikilinin birbirlerine verdiği derslerde, kimi zaman aşağılayıcı yumruklar konuşur, kimi zaman en dürüst dostun vereceği gerçek tavsiyeler, kimi zaman umursamayan tavırlar, kimi zaman özlem dolu uzaktan bakışmalar, kimi zaman birbirlerinin hiç hesapta olmayan hallerine şaşırmalar, kimi zaman ise tüm bunlar o kadar anlamsızdır ki zaten çocukların anlattığı da o kadardır, ki bu bebeklerin ölüme doğmalarını açıklıyor olabilir mi ki?:

***

Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle(bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. – Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani; başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur. Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…

Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten- sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki?- Ama, savaşırsan, en azından(nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın- bu da boşuna olmayacak.

***

Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin şeylerin altında ezilmenin süreci olacak.
Yaşamı “hafifçe” yaşayabilseydin, yaşamın olayları da uçup giderler, sana yük olmazlardı – ama o zaman da, uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı “ağır”laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.
Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmen olacak.
Yaşam, yükleneceğin yüktür.
Yaşamın, yükündür.

***

Yaşamın öyle noktalara gelecek ki, eski çerçevesinden çıkıp dört bir yana açılan yol ağızlarında duruyor olacak; ama, göreceksin ki, bu yollar hiç de yeni yerlere ulaşmıyor- hatta, hiçbir yere ulaşmıyor: ‘çıkmaz sokak’, hepsi…
Yaşamın, ‘çıkmaz sokak’lara çıkmakla geçecek
– hem de, bunlardan değil çıkmak,
giremeyeceksin bile onlara’
Yaşamın çıkılamazlıklara girememekle geçecek.

***

Yaşamının büyük bir bölümü,
yaşamına yön verme çabalarınla geçecek
– öyle ki , gün gelecek, bakacaksın,
yaşamın, yön bulma çabasıyla döne döne,
yola hiç çıkamamış…
Yaşamın yönünü bulmağa çalışırken,
yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın yolunu bulamacaksın.
Yaşamın yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak.
– yaşamın yönünü bulacağım derken,
yolunu yitireceksin.
– Sonunda, yaşamın yönünü bulsan
– bulduğunu sansan- bile, bakacaksın ki,
yolunu yürüyecek durumda değilsin artık…
Yaşamın, yönsüz, – yönü olsa bile, yolsuz – kalacak:
Yönsüz hem de, yolsuz yaşayacaksın.
Yaşamının yolu hiç olmayacak;
belki, yönü olsa bile…
Yaşamının yolu yok.

***

Yaşamda sık sık istemediğin durumlarda
kalacaksın – ama, geriye dönüp böyle durumlara giriş
nedenlerini düşündüğünde, göreceksin ki,
o durumlara girmen, her seferinde
senin bir duruma girmek istemenden kaynaklanmış–
yaşamının durumlar zincirini izlediğinde,
bulacağın, hep, kendin olacak.
Yaşamında, hem, kendini, girmek istemediğin
durumlara sokmak isteyeceksin – ve,
sokacaksın…

***

Yaşamında hep ‘sahici’ olmaya, yaşadıklarını ‘sahiden’ yaşamaya – yaşamı ‘sahi’ yaşamaya – çalışacaksın; ama, yaşadıklarında hep bir sahtelik arkaplanı,
bir yapmacıklık çizgisi, bir uydurulmuşluk havası boy gösterecek.

***

Yaşamının inişleri çıkışları olacak gerçi
(Bir gün öyle, bir gün böyle…);
ama, göreceksin ki, yaşayacağın temel oluşum,
düşüş olacak: yeteneklerinin daralması;
yapabileceklerinin azalması; yaşama yürüyüşünün
tık-nefes kalması – yaşam yolunun kısalması…

Yaşarken, sürekli, düştüğünü göreceksin-
çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere…
Yaşamın, düşüşün olacak
Yaşarken düşeceksin.

Ama bu demek değildir ki yaşamın boşunaydı; önce yükselip sonra düşerek, bir hiç oldu: Zaten, bu yüksekliklere çıkıp, bu derinliklere düşmen, senin yaşamının getirdiği zorunluktu- sen, sen olarak, ancak ve zorunlu olarak, o yüksekliklere çıkıp, ancak ve zorunlu olarak, o derinliklere düşebilen olacaktın – oldun da, oluyorsun da, daha da olacaksın.

Yaşamın, zaten, buydu;
bu olacak
– sen, zaten, busun;
bu olacaksın
O yükseklikler ne denli yüksek,
o derinlikler ne denli derin olmuşsa, olacaksa,
yaşamın da o denli yüksek, o denli derin olmuş
– olacak – demektir.
Yaşamın, yüksekliklerin ile derinliklerin arasında
gidip
gelecek.

***

Yaşamın, beklediğinin gelmemesi – ki işte:
senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.

***

Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar,
bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip geçerken kısacık bir süre yapraklarda, yankılanacaklar – o kadar…
Orman, bütün sessizliğiyle, yine yalnız,
duracak orada.

***

Yaşamında iki temel değer bulacaksın:
sevgi ve dostluk. Bazen bunlardan biri
ötekinden daha değerli gelecek sana;
zaman olacak, öteki öbüründen daha değerli sayman gerektiği
belirsiz hale gelecek; ama, kimi zaman da,
ikisi birden, eşit bir değersizlik düzeyine inecekler,
gözünde.
Ama bu sevgin ile şu dostluğun o hale düştüler diye,
yaşamın temel değerlerinin kendilerini yadsımayacaksın: o zamanlarda, içindeki buruk acıyla,
onlara olan saygını koruyacaksın – ki bu da, işte, üçüncü temel değerin olacak.

***

Yaşamında değişikler yapman yıllar sürecek-
çünkü, yaşamında değişiklik yapman, yaşamında ilişkide olduğun, önem verdiğin, sevdiğin,
saydığın kişilerde değişiklik yapmak zorunda kalman olacak:
Onlara verdiğin önemde, sevgide, saygıda değişiklik yapman,
– sonra da, onları bırakman, onlardan ayrılman, kopman
Ama bu hep böyle sürüp gidecek:
yaşamda değişiklik yaratacak “karar”larda, gelip ya da gidip bir kişiye
dayanamayan bir gerekçe, geçerli olamaz.
– Yaşam, hep, gelip, kişilere – bir kişiden gelip bir başka kişiye – bağlanandır; işte sonra da ondan- onlardan- ayrılıp kopup giden…

***

Yaşamında, şunları da yaşayabileceksin:-

1) Birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için, aramak…
2) Birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için, beklemek…
3) Birisini, onu görmemeye dayanamadığın için, terketmek…

Neler yaşamayacaksın ki!…

***

Yaşamında, şu bile olabilecek:-
Kendi bağımsızlaşma sürecin içindeki eylemlerinle,
bir başka kişinin bağımlılık koşullarını kurabileceksin
– bunu ‘istemeden’ yaptığını da tam olarak söyleyemeceksin,
kendi kendine bile; o kişiye ise… – işte, ona söyeyebileceğin herhangi birşey,
gene, aynı sonuca varacak!

Bu bile olabilecek.

***

Yaşamında, en çok yakınlaşma isteği duyacağın kişiler,
senden uzaklaşma gereksinimini en çok duyan kişiler olacaklar.

***

Yaşamda kimse paylaşmayacak – paylaşamayacak- senin tutkularını: onları, hep, yaşayıp yaşayıp, unutacaksın.
Yalnız, yaşayacaksın;
yalnız yaşayacaksın…

 

***

Yaşamın, iki hiçlik arasına gerili bir boşluk olacak-
başka bir şey de olmayacak elinde:
yalnızca bu gerilim…
Bilerek, bilinçli yaşamağa çalışman,
yaşamın nasıl bir boşluk olduğunu
yavaş yavaş öğrenmen olacak-
yani, gittikçe daha az şey bilerek
yaşaman…
Bilinçlendirerek yaşayacağın yaşamın boyunca, bilinç
içeriğin çoğalmayacak, azalacak: doruk noktasına ulaştığında da tamamiyle boşalacak.
İşte o zaman, yaşamının bilinci gerilecek, yaşamın kendisini kuşatabilecek ölçüde yayılımlı bir boşluk haline gelecek, onunla örtüşecek
– en yüce bilinç anın olacak bu:-
( bu yüzden değil midir ki…” –Yoruldum artık…”)
Bilincin, tam boşluğun farkına tamamiyle varman olacak– onunla, tamı tamına, buluşman…

***

Yaşamın, kendi hiçliğini, yavaş yavaş
ve acı çeke çeke, bilinçlendirme sürecin olacak—
en büyük acın da, tam bilinçte, nasıl boydanboya
bir hiç, tam bir boşluk olduğunun farkına vardığın anda gelecek.
— Ama bu an, en dolu anın olacak aynı zamanda:
yaşamının;
yapabildiklerinin ve bilinçliliğinin doruğa çıktığın an

***

Yaşamda en önemli erdemin,
vermek olduğunu göreceksin…
ama, hep, yıllar boyu,
boyuna aldıktan sonra…

O kadar çok almış olacaksın ki,
vermeyi öğrenmen neredeyse olanaksız
hale gelmiş olacak.
Oysa, bir kez başka türlü bakabilseydin yaşama,
bir kez, kendini farklı bir biçimde görebilseydin
ne kadar kolay olabilirdi vermeyi öğrenen…
Hem de biliyordun, öğrenmiştin:
“Herkese kendininkini nasıl verebileyim ki’
Bu bana yeter: herkese, kendiminkini veririm”…
– Bilmiyorsun; öğrenmemişsin ki..

***

Yaşamın, sana, bilmediğin, anlamadığın bir dilde;
yabancı, tanımadığın bir üslupta, şarkı söyleyen biri gibi gelecek: Söylenen şarkı seninle ilgiliymiş,
senden söz ediyormuş, sana söyleniyormuş gibi bir duygu duyacaksın hep; ama, hep de, bilmediğin, anlayamadığın bir dilde, sana yabancı,
tanımadığın bir üslupta olacak duyduğun…

***

Yaşamın öyle bir biçimde geçecek ki, belli bir açıdan bakıldığında, tümüyle, kocaman bir yalan gibi görülecek. Yalnızca yazı, yaratı işiyle uğraşıyor (sanıyor)sun(kendini) diye de böyle olmayacak bu- yaşadıklarının kendileri de;(hatta, asıl onlar)
birer yalan olarak gösterecek kendilerini.
Bunun nedeni de, hep sahibi olmaya çalışarak yaşaman olacak; ki, bu ‘olmaya çalışmak’ ögesi, işte, senin, hiç de öyle olmadığının en iyi göstergesi…
Hep sahici yaşamağa çalışarak, hep yalan yaşayacaksın
– yaşamağa çalıştığın her sahicilik,
hep bir yalan olarak çıkacak ortaya.
Sahici yalanlar yaşayacaksın, hep.
Yaşadıkların, hep, sahiden, yalanlar olacak.
Yaşamın sahici bir yalan olacak
-sahiden bir yalan olacak yaşamın.

***

Yaşamında, yapacağını hiç bilemediği anlarda,
yapacağın apaçık belirecek.

***

Yaşamın, olaylar ve durumlar içindeyken,
birşeyler yaparken, kendini seyretmenin süreci olacak.
‘Çelişik’ birşey, değil bu; kişiliğin ‘gelişen’ birşey değildir ki – ta başından beri(neresiyse o ‘başı’…), tam olarak vardır; yaşam boyu da, yaptıklarında,
yalnızca, ortaya çıkar, kendini gösterir:
Hem de, hep yeniden aynı sıra içinde çıkar ortaya.
Sen ise bir seyirci olacaksın yalnızca;
‘elinden bir şey gelmeye’cek, durumlar, olaylar karşısında- kişiliğin, ne yaptıracaksa onu yaptıracak sana; sen de yapacaksın bunu.
Yaparken de, hep, yaptıklarını kendin yapıyormuşun gibi bir izlenim edineceksin – bir yanılsamadır bu.
Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, başoyuncusu da sen olan; ama senin yalnızca seyircisi olduğun bir oyundur.
Ama bu, senin özgür olmadığın anlamına gelmez- yaşamın, özgürlüğünün alanı olacak: Seyirci, seyrettiği oyun karşısında nasıl özgürse – her an, oyunun ‘doğal ‘sonunu beklemeden, tiyatrodan çıkıp gidebilirse- sen de yaşam karşısında öyle özgür olacaksın.
‘Her an çıkıp gitme özgürlüğü’nün bir de yanılsama olabileceği durumlarda – bunun farkına varabilirsen-

***

Yaşamının “en son” toplamı – ki,
bunu sen hiçbir zaman bilemeyeceksin-
hiçbirşeyi dışında bırakmayacak:
Neyi başarabilmişsen, bu toplama katılacak-
neyi başaramamışsan da, zaten,
yaşamına da girmemiş olacak;
dışarıda kalacak: zaten, kalmış olacak.
Yaşamında ne varsa, kalacak.

***

Yaşamının hiçbir belirli yerinde bulamadığın amacı,
boydanboya kendisinde yatar.
Yaşamının amacını arayıp arayıp bulamayacaksın;
ki, bu olacak işte yolu gösteren- amaç da, bu…

***

Yaşamında, yaşamından da, yaşamındakilerden de,
hatta, kendinden de daha çok önem verdiğin,
değer verdiğin bir uğraşın olacak.

Bu uğraşınla uğraşman, sanma ki, öyle ‘kolay’,
‘kendiliğinden’ olacak: yaşamındakiler hep
sahip çıkmak isteyecekler senin o uğraşla uğraşmak için gereksediğin erkeye, ilgiye, çabaya—
seni kendilerine isteyecekler…

İşin kötüsü, sen de, bu uğraşının, eninde sonunda yaşamının, yalnızca tortusu olduğuna inandığından; asıl önemli, değerli olanın, yaşamın kendisini yaşamak olduğuna inandığından, bu ayartılarak, yaşamındakilerin yaşam isteklerine, kendiliğinden kapılabileceksin–kapılacaksın.

O zaman da, kocaman boyutlara varacak,
yaşamının zaten temelden taşıdığı çatışma:
Ayrı da olamaman, birlikte de olamaman…
O zaman, ayıkla, işte!

***

Yaşamında yapılabilecek herşey tükendiğinde, ya da hiçbirşey yapamayacak duruma düştüğünde,
yazarsın, ancak da o zaman yazabilirsin:
Yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi;
senin, hiçbirşey yapamayacak duruma düşmen olacak.
Hiçbirşey yapamıyorsan, yazarsın-ancak da, o zaman…

***

Yazman, en üst yapmandır- belki de bu yüzden;
ancak bütün öteki – daha alt- yapmaların tükenince;
ancak o zaman, yol açılır ona.
Yazman, herşeyin üstünde, yapmandır;
en üst yapmandır, yazman.

Çünkü yazman, bütün öteki yaşama ve yapma basamaklarını gerektirir – ancak onları gerçekleştire gerçekleştire; basamakları adım adım(neşeyle, sevinçle, hüzünle, acıyla) tırmana tırmana ulaşabilirsin en üst basamağa: yazmaya…
Yaşamının doruk noktasıdır yazman-
Yaşa- sonuna , ucuna, doruğuna dek – ki,
yazasın…
Yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur.

***

Yaşamı yazmaya kalkıştığında, sıkıntıya düşersin hep:
yaşadığın, yazıya gelir gerçi; ama, yazıldığında içine gireceği- girdiği – biçim, aykırılığı, çelişmesi,
zıtlığıyla, seni huzursuz eder, sana sıkıntı verir.
Yaşadığını, yaşadığın biçimiyle, yazıya dökemezsin, dökülür, gider…
Yaşadığını yazamazsın.
Yazdığın da, yaşadığın değildir.

Yaşarsın belki; ama yazamazsın ki:
Yazarsın belki; ama yaşamamışsındır ki…
Yazdığın, yaşamadığındır-
yaşadığın, yazılmadan kalır;
yazılmadan geçer.

FELSEFE(işte)

“Felsefe yapmak,
kişinin, gelmeyeceğini bildiği birisini beklemesine benzetilebilir.”

/ Oruç Aruoba

Madem yaşam bu kadar acımasız ve uzaklaştırıcıyken, ölüm bu kadar kusursuz ve sevişgen, felsefe diyeceğini demek için tam da fırsatını kollar sizin karşınızda. Olabildiğince soğuk ve tarafsızdır bilgi, nereye çekersen oraya de’r. Aruoba da bu farkındalıkla de’rdini de’rman bulmak için susayanlara anlatmaz, taşıma suyuyla değirmen döndürenlere anlatır de’rme çatma diyeceklerini. Wittgenstein’ın öldürmeyen felsefesiden, Russell’ın ölü sezgilerine, Kant’ın arabulucu kartela sergisinden, Platon’un olanaksız tümcelerine kadar tüm ağızlar bir de’rgah kurmuştur Aruoba’nın bu satırlarına , ta ki sizi de bulaştırana kadar:

***

Felsefede önemli olan düşüncenin kendisi değildir –
bütün düşünülebilir düşünceler, zaten,
şu ya da bu biçimde, daha önce düşünülmüştür;
önemli olan, düşüncenin dilegetiriliş biçimidir-
‘yeni’ anlam ancak orada bulunabilir.
Felsefede “içerik”, uzn uzun oluşturulan yandır; bütün kuruluşlardan sonra bile gelişmesini sürdürür. Oysa “biçim” , anlık ve tek seferliktir; gelebilirse, gelir; kurulabilirse, kurulur:
felsefe yapan kişi için de, felsefe okuru için de- felsefenin asıl niteliğini belirleyen de işte budur.
Felsefenin “içeriği” anlatılamaz;
“biçimi” gösterilebilir ancak.

***

Btün felsefe kavramları, temelde, eğretilemelerdir.
Felsefe, dilegelişini eğretilemek zorundadır—
bu da özel bir dönüştürme gerektirir. – Felsefenin kavramları , “genel” ,”evrensel” ; önermeleri “apodiktik”, “diskursiv” falan değildir- özel türden benzetmelerdir hepsi.
Felsefenin konusu, çünkü, dolaysız bir dile gelmeye elvermez: felsefe önermeleri, sözcük anlamlarında alınınca, saçmaolmaktan kurtulamazlar.
Her felsefe önermesi, anlamını ve doğruluğunu, dolaylanınca gösterir ancak; çünkü,
kendisi zaten dolaylanarak dilegetirilmiştir.
Felsefenin yolu dolambaçlıdır – yapılmasının yolu da, yazılmasının yolu da, anlaşılmasının yolu da- işte: kişinin kendisi kadar karmaşık, dolayısıyla bir o kadar dolambaçlı…

***

Felsefenin şiir karşısında kendi konumunu belirlemesi, eninde sonunda birer imge olan kavramlardan olabildiğince uzaklaşarak, eğretilemelere yönelmesiyle olanaklıdır ancak.
(Felsefenin, en temel araçları olan kavramlardan uzaklaşması gerektiğini söylemekle, en azından, bunca yıllık felsefe tarihine ters düşmüyor muyum?- ama şu da açık ki, felsefe tarihi boyunca üretilmiş onca kavram, genellikle kafa karışıklığından – ve çeşitli ideolojik yozlaşmalardan – ya da, sonunda anlamsız kalan akademik kılıkırkyarmalardan başka bir işe yaramamış.)
Çünkü imgeler, “gerçeklik” ile teke tek karşılık kurulmasını gerektirir; böylelikle de hemen yanlış anlaşılabilirler – oysa eğretilemeler, ancak “gerçek” bütünsellik kavranabilmişse “gerçeklik” ile – yine bütünsel – bir ilişkiye sokulabilir. İkinciler, anlamayı zorlaştırır, ama yanlış anlamalara da engel olur. Gerçi, felsefe metinlerinin yalnızca felsefe yapmaya yol açabilecek yaşantıları yaşayabilecek okurlara yönelmesinin bazı yolları vardır. (yazar bilinçli olarak sağlayabilir bunu); ama, gene de, felsefe, kalın kafalıların, özellikle de, akademisyen, profesyonel felsefecilerin çarpıtıcı anlamalarından uzak tutulamıyor, işte!…
(Yoksa, bir tür felsefi sansür mü ön görmeli?!…)

***

Çünkü felsefe yazarının amacı,
genel bir şeyleri genel olarak birilerine vermek değil,
belli bir şeyleri belli birilerine vermektir.

***

Felsefe, bir kişinin, yalnızca kendisini ilgilendiren
bir konu üzerine düşündüklerinin ürünüdür-
ama, bu, aslında, bütün insanlığı ( daha doğrusu her bir insanı; her kişiyi) ilgilendiren; ama, işte, onların ilgilenmediği bir konudur:-
Felsefe yapan kişinin yaptığının felsefe olmasını sağlayan, her kişiyi ilgilendiren;
ama, başka kişilerin ilgilenmediği bu konuyla,
onun, kendi kişisel konusudur diye,
ilgilenmesidir.

***

Felsefenin ‘soyut’luğu, felsefe yapan kişinin ‘soyutlanma’ gereksinimden – ve zorunluğundan- ileri gelir: Toplumuna, çevresine, yakınlarına; giderek, her türlü ‘çevrenmişliğe’, ‘ilişkililiğe’, ‘biraradalığa’ yabancılaşması – en sonunda bütün ‘dünya’dan soyutlanması– giderek daha yalnız, en sonunda da yapayalnız, tek başına kalması…
İşte bu süreç, dolaysız olarak felsefenin yapısından çıkan bir zorunluğa dayanır: Felsefe yapan kişi, kendi üzerinde(“içinde) gittikçe daha derine giden sorgulamalarını yürüttükçe, ‘kendisi’ de gittikçe yoğunlaşan, aynı zamanda da çevresi uçurumlaşan bir biçimde, düşünceleriyle düz orantılı olarak, derinleşir: ‘kendi’nden uzaklaşır, ‘kendi’ne yabancılaşır, ‘kendi’nden soyutlanır – kendi kendisi için anlaşılmaz hale gelir.
Felsefenin varabileceği son anlam noktası,
tam anlamsızlığın noktasıdır.-
Felsefe, anlamsızlığın en sonuna ulaştığında,
tam anlamlılığa da ulaşmıştır.-
Felsefenin son anlamı,
anlamsızlığın sonudur.

***

Felsefenin tek bir “ideal’i olabilir – vardır: Gelişme, ile, gelişmenin getirdiği serpilme, zenginleşme, çoğalma…
Ama, işte , bu ‘ideal’ duruma yaklaşmakta olan – felsefe yapan- kişi, gittikçe daha karmaşık, daha çatışmalı, giderek olanaksız, ‘içinden çıkılamaz’ durumlara girecek, kendi kendisi için gittikçe daha anlaşılmaz, daha sorunlu, giderek, anlamsız, hatta değersiz hale gelecektir. Bu ‘ideal’in son durumu ise – her ‘ideal durum’ gibi, ulaşılamaz kalır; yoksa- felsefe yapan kişi için, yaşamın kendisinin en derinden anlamsız hale geldiği; artık ölümü zorunlu kılan bir durum olurdu.
(Felsefe tarihinde, bu ‘en son’ durumun sınırına dek ilerlemiş, felsefenin idealini gerçekleştirme noktasına yaklaşmış, – felsefe yapmış – kişilerin (filozofların) bu ideal duruma yaklaşış dereceleri; o noktaya ulaşış süreçlerinin ve tıkanmalarının, daha ileri gidememelerinin koşulları vb. (yukarıda sözü edilen psikoloji’ye dayanan) özel bir inceleme konusu olabilir.)

***

Felsefe, direnmenin temel biçimidir,
çünkü dünyanın kendisine direnmedir.
Çoğunluk düşünsel tavırlar, ‘dünyanın kendisine’,
toptan, bütünüyle direnmenin tutarsız, us-dışı
bir tutum olduğunu bildirirler- haksız da değillerdir.
Ama felsefe yapan kişi, dünyadaki en küçük şeyin bile değişmesini, farklı olmasını isteyecek bir tutumun, ancak bir bütün olarak dünyanın kendisine direnmekte olanaklı olduğunu bilir. – Dünyada bölük-pörçük hiçbirşey yoktur: Her bir şey, bütün herşeyin ayrılmaz parçasıdır- ya da hiçbirşeydir.
Herhangi bir şeye direnmek, dünyay, dünyadaki her bir şeye, dünyadaki herşeye, giderek, dünyanın kendisine direnmektir- bu da, işte, felsefedir.
Felsefe, direnmektir- dünyaya…

***

Felsefenin karşı olduğu tek şey, düşüncenin gösterişliliğidir – bütün sahici felsefe metinleri,
çoğunlukla(belki, hep) görkemli, hatta tumturaklı görünseler(hatta öyle olsalar) bile, temelde, son derece alçakgönüllüdürler.
Her türlü sahici felsefe(ve genel olarak kültür) gösteriş karşıtıdır.
Kültür, gösterişsizdir – bu yüzden, hep, gürültünün uzağında yer alır. – Kültür ve gürültü- daha büyük bir karşıtlık yok…
Felsefe ise(kültürün en temel kurucu ögesi olarak), işte, utangaçtır, bile…
Felsefe, sessiz- sedasızdır.

***

Felsefenin temel bir çatışması, kalıcı(değişmeyen) ile geçici(değişen) arasındaki gerilimden çıkar: Felsefe yapan kişi, yaptığının – yapmakta olduğunun – neredeyse gününç geçiciliği ile , yaptığının (ve yazdığının) yöneldiği – yönelmeğe çalıştığı- neredeyse korkunç kalıcık arasındaki farkın, her an, sürekli bilincindedir- kendi, ölüme yönelmiş (yoksul, dökülgen) yaşamı ile, düşüncelerinin(ve tümcelerinin) sonsuzluğa yönelmiş(yoğun,direngen) varlığı…

***

Felsefe hep dinginliğe , huzura yönelir;
çünkü, sürekli(-hiç) dingin olamayandır-
sürekli(-hep) huzursuzluktur.

***

Kişi, yaşadığının felsefeye elverişliliğini şuradan bilebilir:
Düşüncesini doğuran yaşantı
sert, sivri, keskin;
bir bıçak, bir şiş, bir neşter gibi
içini oyuyor, deliyor, kesiyorsa-
işte, felsefeye de elverişlidir.

***

Felsefe, eninde sonunda, felsefe yapan kişinin kendini tüketmesiyle sonuçlanıyorsa ancak birşeye yarar.
Felsefe yıkıcıdır – en yıkıcı olduğunda; yani, kendini yapanı da yıkabildiğinde, en üst düzeyine ulaşmıştır.

***

Felsefenin yol alması için, onu engelleyen birşeylerin varlığı gereklidir – felsefe ‘düz yol’da yürümez.
Felsefeyi yürüten, onu durduranlardır.
– Felsefe “bağımsız” olamıyor mu öyleyse?! – Evet, işte: bir “kaşınma” dır felsefe; onu yapan kişinin ‘elinde’ olan birşey değil: engeller olmasa, gereksiz bir şey olurdu – kişi kavramlarla niye boşuna oynasın ki — niye, boş laf etsin ki?!…

***

Felsefe, ilerledikçe, geliştikçe, hep daha geniş boşluklar içinde devinmeğe başlar –felsefe yapmada deneyim sahibi olan kişinin edindiği beceri, gittikçe büyüyen bir boşluğun içinde durma, dengesini koruma becerisidir.
Felsefe, ilerleyip gelişerek, en son düzeyine ulaşabilseydi, bütün evreni, en küçük kıyı, köşesine dek kaplayan bir boşluk oluştururdu – bu düzeyde felsefe yapabilen kişi de, artık, sonsuza dek susardı: devinimsizleşir, durur, kaskatı kesilip, kalırdı…
İşte, felsefenin olanaklı en genel kavramı: “Olanaklı En Geniş Boşluk”

***

Felsefe yapan kişinin, yaptığı felsefe yüzünden(onun sonucu) yıkıma gitme zorunluğu şuradan bellidir ki, felsefe yapan kişi, bunu yaparken, en derin yaşantılarına, yaşamının köklerine, varoluş temellerine inmektedir.
Kişi, felsefe yaparken, kendi temellerini kazmaktadır- bundan dolayı da, işte kolayca yıkılabilir.

***

Felsefe, kişinin başkalarını beslemeğe çalışırken aç kalmasıdır – üstelik de aç değilken…
Felsefe, kişinin acıkmamışken oturduğu ve acıkarak kalktığı bir sofreadır.
Felsefe, ne olduğu bilinemeyen bir şeyin açlığıdır.

Felsefe, sözü edilemeyen birşeyin açlığıdır – işte: felsefe, birşeyin sözünü etme açlığıdır.— sözü edilemeyen; edilmeye çalışmaması gereken; edilmesi olanaksız birşeyin.

***

Bu nedenledir ki Aruoba’da “de ki işte”, biz olgusunun içindeki parçasını aramaya kalkışan insanın düşünsel ve mahrem güncesinden bir çok karbon kağıdı izi taşır. O nedenle de uzun yıllar sonra düşünmem de odur ki, bu kitabı, sizi en iyi tanıyanların eline ki sizi istismar etmeyecek kadar özel bir anınızda, tutuşturuverin, bilin ki kendilik halinizde bile bu kadar kendinize dürüst olamayacak hayatta, sizi anlayanın ölmeden önce bir kitaptan fazlası olduğunu anlamayı hakkettiğiniz yeni bir tını kazanmış kadar mutlu ve huzurlu olacaksınız, mahrem bir denkleme sahip unutmak istemediğiniz labirentinizde…

Fotoğraf: Reha Başoğul


If you enjoyed this post, please consider leaving a comment or subscribing to the RSS feed to have future articles delivered to your feed reader.

 Leave a Reply

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

(required)

(required)

Kapat