Insan-esya-arastirma

“EŞYA

Efendimiz eşya
Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun
Afiyettesiniz inşaallah
İşte bütün hayatımız
Açık veya kapalı
Eşyaya hizmettir yaptığımız
Kitaplar çıkıyor karşımıza emrediyor okuyoruz
Kalemler geliyor kağıtlarla beraber
Emrediyorlar yazıyoruz
Yolculuğa ‘çık’ diyor vapurlar
merdivenler ‘in’ diyor.
Aynalar ‘bak’ demeden bakıyoruz
Camlardan geçip giriyor odamıza aydınlık
ve sonra saat diyor ki ‘uyan’
Biz el pençe divan;
Esir gibiyiz, köleyiz eşyaya
ve onlardan alınan emir dairesinde de böylece
İnsanlar hükmediyor dünyaya.”

/Özdemir Asaf

ÖZET:

”….Rengarek balon uçuruyordu bir çocuk uzaklarda, bir bankın üstüne çıkıp bir sokak müzisyeninin  akordiyonuyla ahenkle danserderken… Yaşıtı ayakkabı boyacısı yetim çocuk onu izliyordu kıskançlıkla. Uzaktan ailesini arıyordu çocuğun gözleri. Biraz daha çalışmalı ve bir balon almalıydı. Bir süre düşündükten sonra kendine geldi ve taburesinden kalkarak ilk gördüğü bastonlu şık giyimli, fötr şapkasından,ütülenmiş saten pantolonundan ve düğmeleri parıldamış, gömleğinin üzerine asılmış amerikan kravatlı ortayaşlı adamın yanına sokuldu.” Boyayayım mı yakışıklı abim?” Adam, önce ayakkabılarına baktı. Sonra cebinden köstekli saatini çıkarıp biraz düşündükten sonra gülümseyerek çocuğun gözlerine baktı.” Tamam, zaten çamurlanmıştı, hadi bakalım göster kendini, yoldan geçen herkes pırıl pırıl parlattığını görsün…” Hemen banka geçtiler beraber. Adam ceketinin cebinden asil bir tutuşla mendilini çıkartıp, bankı temizleyip oturdu, çocuk da heyecanlandı adamın bu tavırlarından. Belki biraz bahşiş koparabilirse, o da bir balon alabilecek parayı ayırabilirdi kendine…../Reha Başoğul- Çocuk Eli’nden”

Yaşamımızın her alanında bir çok sebep-sonuç ilişkisinde varolan eşyalarımız, bizlerin her gün bir arzuyu,bir ihtiyacı, bir vakti, bir ilişkiyi doğurup bizi sosyal çevremiz, evimiz ya da iş hayatımızda değişik fonksiyonlara sahip bir şekilde insana yardımcı olarak kendini gösterir. Sinema tarihinin kült filmleri arasında yerini alan Dövüş Klubü(Fight Club) filminde Edvard Norton’ın oynadığı Jack karakteri, şizofrenik varlığı olarak yarattığı Brad Pitt’in canlandırdığı Tyler karakteriyle geçen bir diyalogta, Tyler’ın ağzıyla kendi karakterini nasıl bir yemek takımının temsil edeceğinden dolayı içsel sorgulamalara sahip, IKEA,Microsoft gibi mobilya ve teknoloji markalarının bir esiri olarak görüyordu .Ve bunu, sahip olma isteğiyle aldığı tüm eşyalara karşı bağımlı olarak itiraf ediyordu. Tyler ona, evi ve içindeki tüm eşyaları gibi şu ana kadar sahip olduğu herşeyi yakmasını ve artık eşyalarının kendisine sahip olmaması gerektiğini şartlayıp, ancak bu şekilde tüketim toplumunun bir bireyi olmayarak, ancak bunu yapanlarca gerçekleşecek yeni bir düzeni vadederek, bir nesneye sahip olmamanın gerçek özgürlük olduğunu savunmaktaydı.

Varolan düzene döndüğümüzde ise; tarihin başlangıcından bugüne modernleşen toplumlarla birlikte eşyaların sayısı,anlamı, çeşidi,yeri,kullanım alanları devamlı değişikliğe uğramış kimi zaman işlevini kaybettiği için hurdacılara terkedilmiş, kimi zaman antika dükkanlarında özenle korunmuş ve koleksiyoncuların övünç kaynağı olmuş bir şekilde aramızdan biri gibi duygusal önemini koruyarak insan var olduğu sürece varlıklarını sürdürmüşlerdir. Aramızdan bir çok insan, sihirli bir lambanın içinden çıkan cinin özlemini sürerken, birçok çocuk Noel Baba’nın getireceği oyuncak eşyalar için dileklerde bulunmuş, bazılarımız sevgilerine pırlanta yüzük uzatarak aşkını ve bir ömür beraberliği sembolleştirirken, o mücevheri hayata kazandıran takı tasarımcısı aylık giderlerini bu şekilde kazanmış ya da aşkını bekleyen kadın, bu özel ana hazırlanmak için saç fırçasıyla saçlarını tarayıp, kıyafetine en uygun çantayı almak için alışverişe çıkmıştır. Bunun gibi nice örnekte nice zincirleme neden-sonuç ilişkisinde insan için eşyalar olmadan yaşamı içindeki etkisini, anlamını, renkliliğini, rahatlığını,sevincini, üzüntüsünü,güvenliğini ya da  mesleğini yitirecektir. Continue reading »

bilincalti21.yy’ın ilk yıllarını yaşayan insanoğlu, tarih boyunca kendi yarattıkları ile kendi yaşamını zorlaştırmıştır. Silahlar, atom bombası, televizyon gibi teknolojiye bağlı yaratımlar dışında, milliyetçilik gibi bazı kavramlar da bu yaşamı zorlaştıranlar arasındadır. “İnsan” içinde olduğu savaş, iş yaşamı, sanat ve bunun gibi bir çok ortamda, bu yarattıklarına çeşitli sebeplerle bağlı kalmayı sürdürmüş, ancak yok etmek isteğini, isyanlarını yansıttığı ya da yeniden türettiği çeşitli konuların başında ya da sonunda hep karşısına çıkan ve onun tarafından yargılanacağını bildiği kavram ‘etik’ olmuştur. Hiç bir zaman kendisini neslini, haysiyetini, hayatını ve zamanını düşünmekten alıkoyamayan insan ırkı, kendi iç dünyasına çekilince bireysel etiğinin ona ne gibi kısıtlamalar getirdiğini, ne gibi kolaylıklar sağladığını düşünmekten kaçamaz. Kurumsal düzeyde ise, akademik ortamlarda yoğun bir şekilde tartışılan ve zaman zaman küçümsenen etik kavramı hakkında araştırmalar yapılmakta, kurumsal etik kodlarının kamuoyuna açıklanması gereği hissedilmektedir.
Ancak bu kurumsal çabalar, doğa, zaman, bilim, teknoloji, sanat alanında örneğin finansal kaynakların yöneticilerini samimiyetsiz bulmamızı, toplumsal geleceğe dair umutsuzluk duymamızı engellememektedir.

Bu umutsuzluğun sebebi ticaret ve etik arasında varolan gerilim midir? Kısaca, ticarette etiğin söz konusu olamayacağı varsayımı mıdır? Tüm bunları derinlemesine düşündüğümüzde, belki de modern çağda sıklıkla karşılaştığımız etik kavramının en büyük sorununun, düşünce çağının başlangıcının da sorunu olması da ilgi çekicidir. Zira etik kesinleşmiş bir tanıma sahip değildir. Etik kavramının kendisi tam da bir çıkar mücadelesi alanına dönüşmüş ve bu nedenle de etik kurallar belirlenmesi işi, içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir Etiğe ilginin canlanmasında çeşitli etkenler rol oynamıştır. Ne var ki, bugün moda olan, felsefenin daimi bilgisel bir alanı olarak etik değildir. Moda olan,“meslek etiği” denilen ilkelerdir. Bunların en eskileri bio-medikal etik veya bioetik ve basın etiğidir. Şu anda çeşitli meslekler ve hizmet alanları da, kendi etiklerini geliştirme çabası içerisindedir. ‘Etik’le ilgili bir diğer gelişme de, bütün kültürlere saygı talebinin ve postmodernizmin norm sorunlarına relativist yaklaşımının -”her şey olur” (any-thing goes) ilkesinin- yarattığı kargaşa karşısında, bazı çevrelerin “evrensel bir etik” veya “evrenselleştirilebilir bir etik” ya da “global bir etik” geliştirme girişimleridir. Etikle ilgili bu girişimlerde çeşitli epistemolojik karıştırmalar dikkat çekmektedir. Bu karıştırmalar da, etiğin, bugün gündeme getiren ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde geliştirilmesine engel olmaktadır. Continue reading »

bravenewworld-heads

Basit ifadetle edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın tiyatroda olduğu gibi Ayna Felsefe’sine uygun bir şekilde aynı anlamı taşımadığını düşündüğüm çok geniş konular bütününü kapsayan bu araştırma alanına edebiyattan başlarsak ve kısa ve spot örneklerle yorulmayarak sakin sakin ilerlersek;

bir “Yeraltından Notlar” düşünün ki toplumun içindeki bireyin insan olmanın yük olduğu şekilde tasvir eden, bir “Huzur” romanı düşünün ki, intihar, ateizm, doğu-batı çatışması, ilişkilerdeki uyumsuzluğun halen yaşanan gerçekçiliğini ve aydın kesme olan şehvetin ve bu şehvetin getirdiği aceleciliğin faturalarını gösteren, diğer yandan Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye“‘deki yine bireye indirgenmiş ama bütünde toplumun muhafazakar ve batılılaşma arasındaki ikilemlerini yansıtan, bir “Matmazel Noraliyanın Koltuğu“‘nu düşünüp tüm bu toplumdan uzaklaşıp kendine bir sayfiye mekanındaki huzur dolu alanda kendi içine çekilmemiş bireyi yansıtmayan ve bunların üstüne hala Peyami Safa’nın riyaziyet eğitimiyle adam olacak toplum düşünü roman dışındaki haliyle vasıflayan, ya da şiirlerde akan nice toplum manzaraları,(misal, kurtuluş savaşı destanı gibi toplumsal direniş tarihini hatırlatan, ya da Atilla İlhan’ın “cinayet saati” şiirindeki gibi toplumsal suçları dile pelesenk kılan, diğer yandan Orhan Veli Kanık”‘ın “Açsam rüzgarında” şiirindeki gibi toplumsal melankoliyi vurgulayan ya da Cemil Meriç gibi adalet ve hürriyet sunağından toplumu çıkartmayan ve bir ton yabancı edebiyatçının buhranın içselliğinden dem buran Kafka’sından, olumsuzlanma cesaretinden dem vuran Albert Camus‘una kadar nice edebiyatçı varken bir de toplumdaki edebiyata yan gözle bakılan köhne bakış açılarında eriyen yine aynı yazarlar ve aynı sefil evler ve değersizliğe kına yakınan ölümler… Bu yüzden tüketim toplumunun da yansıtıldığı bir keşmekeşlik içinde, asla edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın muadil bir tanımını bulamayacağım gibi geliyor…

Guy Debord’un, kısa kısa pasajların derlenmesiyle oluşan nefis sistem eleştirisi kitabı.. Gösteri sadece kendine hizmet eder mottosunu önplana çıkararak, insanoğlunun artık gösteri nedeniyle metalaştırdığı herşeye karşı, 21.yy toplum ve sistem eleştirisi ki miladının Rönesans olduğunu belirtir. Tez edinilmesi rica olunur…

© 2012 Reha BAŞOĞUL- Küp Şekerden Düşgen Suffusion theme by Sayontan Sinha