Eyl 162007
 

Gülizar

 

seni senden geçirendir sevgilin 

beni bedenimden alandır sevincim 

harfleri sayılarla mı birleştirdin 

işte senin sevgilinin sevincidir bu zikrin 

 

korku değildir geri gelişimin sebebi 

muhabbete dalmasın aynadaki akisi 

su akar gibi yol dener seni 

aşk yoksa damlamaz gerisi 

 

meşgale ararsa sende veledin 

içine ulaşmasın çatık kaşlı cemalin 

versen ona bir kuş yeter veledin için 

yuva yapmayı unutma sakın kuş için 

 

mumların önü gibi ol ki yanmayı öğrenesin 

yan ki alevinin ne olduğunu bilesin 

duman gibi yükselsin nedenin 

karıştırma nedenini sakın kendin için 

 

kelebeklerle yaşa ki gör çelimsizi 

bil ki ilerde kanat çırpacak aşk delisi 

kimi zaman kozadaki böcek ol ki sussun emelin 

kimi zaman binbir rengi ol ki dönsün dilin 

 

hüzün ararsa yüzün, yüz gün ver kendine 

bulamamışsan teraziyi yüz gün bile hikaye 

sözünü gözünden sakla ki aksın elin 

elini kimseden saklama ki çalmasın çirkin 

 

bir gün gelecek fırtınaya sarılacaksın 

gün gelecek meltemlerde havalanacaksın 

her çeşmeye uygun bir musluk ol ki fırtına olasın 

Bir elbiseye sökük ol ki meltem olasın. 

 

her arayışta yeni bir deryaya açılır gemin. 

her gemiye yeni bir kaptan alır için 

her kaptan gibi yeni bir ufuk arar ilmin. 

her ufuk da başka bir senle bir olur gönül çizgin

 

Reha Başoğul

Eyl 142007
 

İçimdeki Damarda Tıkandım

 

herşey peygamberdevesinin kendini dişisine kurban etmediği bir dalı kırmasıyla başladı. 

Ve ardından yusufçuklar kaçırdı yumurtalarını bataklıklardan… 

 

Ardıç kuşlarına niye saldıramadı kartal o gün, 

niye sinemedi gelincikler çukurlarına 

bukelamunlar niye renk vermediler 

ve koalalar neden yaprak aramadılar gecenin soğuğunda? ? ? 

 

tanrının zekasını kıskanmışımdır hep 

çılgınca mı? 

kıskançlık ve tanrı… 

çözüm ne peki söyle, anlat hadi balarısı? 

 

‘çakıltaşlarının sevişmesiyle doğmuştum ben 

avlarım mağaramda hazırdı evlatlarıma 

bir kayadan akan kanla 

yayıldı zekanın sarmaşıkları yeryüzüne 

 

Deniz akrepleri sığ sulara saldırdı sonra 

medcezirlerle çoğaldılar toprakta 

telef oldu köpük kusan balıklar 

bir kere azmışlardı korkunç yaratıklar 

 

kömür suratlar az durmadı yerinde 

istilalar başgösterdi azgın sularda 

tüyler havalandı kadavra kokulu çağda 

kapandı yaralar bir süre de olsa 

 

zeka nefes aldı…. 

 

kafataslarını algıladı ışık yarımyamalak 

bela geliyordu usulcana 

çırpınarak 

korkusuzca… 

 

çenelerin donduğu bir yörede 

bir aile aldı eline çiviyi 

sürüyle bitti gösterileri 

sürüyle yüzüldü derileri…. 

 

killere boyandı alınlar 

boncuklar takıldı boyunlara 

izinsiz mideler kalktı ayağa 

çöpler birikti tepelerde buram buram 

 

ırk savaşçıları çalışmaya başladı 

ihtiraslar büyüttü gözbebeklerini, tıpkı bebek gibi 

silkinemedi zeka 

anlatamadı derdini bir türlü 

 

akınlar oldu bir sonraki gün 

çığlar düştü üstüne 

lavlar aktı yerine 

dayandı üşümedi, üşütmedi evlatlarını 

 

gece yol aldı 

sabah kalkamadı yerinden 

karanlık kilimlerle uçtular etrafa 

çocuklar ağladı beşiklerde 

 

heykeller uyandırdı sabahı 

neşeli çığlıklarla büyüdü ormanlar 

el işi görgüler kazandı yarını 

ama zekayı iyileştiremedi bir türlü 

 

ıslak bıyıklarla üstün geldi peçeler 

kalın ciltler hükmetti hayata 

ama bir çıra idi aradığı sonun 

küller düştü okyanuslara 

 

kolonilerce arı geldi bir araya 

sığırların kuyruklarında buluştular daima 

saklandı bilgiler gizli yerlere 

ayaklar bulamadı onu bir türlü 

 

çılgın heyacanlar ritm tuttular 

ateşler etrafında kaçırdılar nesilleri 

özlemediler berilerini 

düşünemediler gerisini 

 

ve zeka ayırdı onları 

izlediler birbirini 

ama birleşmedi türleri 

selim basiretler gırtlağa düğümlendi’ 

 

ıhlamurlarım kaynamıştı artık 

süzüldüm kartalların sırtında 

çömleklerim kurumadı ama güneşte 

özgürlük haykıramadı yerin dibinden 

 

zeka kayboldu yerinden….. 

 

Babil’deki dilimi arıyorum 

suskunluğun özünü 

izlerin bedelini 

tanrının dilini… 

 

şeytanı bile affettim. 

sansa da dost benle 

yalan mı kaldım onla bir ömürde 

yok oldu bağrıma basınca nedense 

 

kıskandım seni her zaman 

sayılarını göstermedin sakladın kaldın 

terli çarşaflarda görüntün gözlerime indi 

kuru toprakta ağırlığın bedenime bindi. 

 

çelişkilerini bile çözdüm 

ne kadar dost olduğunu 

sözlerinin beni çağırdığı 

içimdeki damarda tıkandım. 

 

Babil’de kaybettiğim dilimi özlüyorum 

suskunluğun özünü 

izlerin bedelini 

tanrının dilini…

 

Reha Başoğul

Eyl 122007
 

Döndüm Durdum

 

Bir gece baktım, bir rüya gözüktü gözüme 

bir ışık süzmesi, bir sayı ve bir kelime 

bana dedi, aşk için dön hadi! 

sonra yokoldu gitti 

ama neyin etrafında döneceğimi hiç söylemedi…. 

 

bir gece baktım, bir sikke gözüktü gözüme 

harcadık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir kitap gözüktü gözüme 

okuduk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir yıldız gözüktü gözüme 

parladık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir mektep gözüktü gözüme 

öğrendik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir alim gözüktü gözüme 

araştırdık durduk onunla tüm gece… 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir sayı kümesi gözüktü gözüme 

saydık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir bestekar gözüktü gözüme 

çaldık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir rahip gözüktü gözüme 

günah çıkardık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir ressam gözüktü gözüme 

boyadık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir totem gözüktü gözüme 

tapındık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir şair gözüktü gözüme 

yazdık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir pagan gözüktü gözüme 

korktuk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir yalan gözüktü gözüme 

söyleyip durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir şeytan gözüktü gözüme 

kandırdık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir cengaver gözüktü gözüme 

savaştık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir neyzen gözüktü gözüme 

üfledik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir sevgili gözüktü gözüme 

seviştik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı…. 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir sarhoş gözüktü gözüme 

içtik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir sufi gözüktü gözüme 

sevdik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir anne gözüktü gözüme 

doğurduk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir mecusi gözüktü gözüme 

yandık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir filozof gözüktü gözüme 

tartıştık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir dinsiz gözüktü gözüme 

inkar edip durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir yahudi gözüktü gözüme 

büyüledik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir dost gözüktü gözüme 

sarıldık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir şaman gözüktü gözüme 

uçtuk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir dağ gözüktü gözüme 

tırmandık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, ölüm gözüktü gözüme 

ağlaşıp durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir bebek gözüktü gözüme 

gülüştük durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir Müslim gözüktü gözüme 

secde edip durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir sır gözüktü gözüme 

gizlendik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir doğulu gözüktü gözüme 

sustuk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı…. 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir su gözüktü gözüme 

aktık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir ışık gözüktü gözüme 

aydınlattık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

 

bir gece baktım, bir boşluk gözüktü gözüme 

kaybolduk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir terazi gözüktü gözüme 

dengelendik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir çelişki gözüktü gözüme 

sorulduk durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, bir deli gözüktü gözüme 

çıldırdık durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, hepsi gözüktü gözüme 

ortalarına geçtim, döndü durdu onlar tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, hiçbiri gözükmedi gözüme 

aradım durdum onları tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevresine 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

bir gece baktım, içim gözüktü gözüme 

keşfettim durdum onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir çember çevreme 

ve döndüm durdum onun üstünde 

 

o gece baktım ki bir aşk gözüktü gözüme 

aşk eyledik durduk onunla tüm gece 

dedim aşk bu olmalı… 

çizdim bir aşk çevresine 

ve döner dururum hala aşkın üstünde

 

Reha Başoğul

Ağu 162007
 

 

olagandisiyasamlar

Scientific American dergisinde yayınlanan 12 makalenin, James ve Carol Gould tarafından derlenerek ekosistemin özelliklerine dair, evrimsel, davranışsal, biyolojik ve bazen de mitolojik bilgiler veren popüler bilim kitabı… 

Konu başlıklarıyla birlikte, makalelerin içeriğinin de okumaya teşvik edici ifadelerden oluştuğu kitapta, organik bileşiklerin yapısı, atp sentezi , konakçı yaşayan asalakların bioyapısı ve koala, güveler , balıklar gibi canlıların dışında, bir çok canlının yeni keşfedilmiş hayat hikayesini ayrıntılı bir şekilde öğrenme imkanı da veriyor ki kullanılan fotoğrafların, çizimlerin, grafiklerin, haritaların da yararlı olduğunu eklemek lazım. tercihen, birden kitaba yüklenmeyip, sakin sakin, bir kaynakmış gibi baktığım, bilgilerin bilimsel ifadelerin dışında genel hayat kurallarıyla da ilgili olduğundan dolayı gerektiğinde tekrar ele alınabilecek bir kitap olarak akmasına izin verdiğim, özetle değişik ruh hallerine göre, bir periyodda birden fazla kitap okuyanlar için iyi bir tercih. 

Karıncalarda kölelik bölümü, yazar her ne kadar insanlık adına ahlaksal ve davranışsal dersler çıkarmaya müsait değil dese de, “organizasyon teorisi” ile ilgili araştırmalarda faydalandığım bir makale idi. hükümetlerin, holdinglerin, şirketlerin ve propaganda gereksinimi duyan insanların pazarlama iletişiminde yoğun olarak kullandığı – hem kurum içi hem kurumdışı- agresif ve yıkıcı politikaların ya da stratejilerin bir analoji teşkil edebileceğini düşündüğüm için ve sosyal sorumluluk projeleri gibi örnekleri verilebilecek halkla ilişkiler yönelimlerinin, ekopolitikaya dönüşün sergilenmesi açısından, önem verdiğim bir kısmını kitaptan alıntılarsam; 

” ...iş güçlerini kuvvetlendirmek için başka karınca kolonilerine yaptıkları saldırılarda kullandıkları teknikler, böcekler dünyasında bulunabilecek en incelikli davranış biçimleri arasındadır. köleci karınca türlerinin çoğu, akıncılıkta öylesine uzmanlaşmıştırlar ki, kölelerini kaybettiklerinde açlıktan ölürler. köleci karıncalar ve köleleri, birlikte özgür kolonilere zaman zaman yapılan akınlarla başlamış; gelişmiş savaşçı toplumların evrilmesine yol açmış; ve işçilerin artık akıncı olma yeteneklerini yitirdikleri dehşetli bir çürüme ile sonlanmış bir evrimsel düşüş sergilerler.” 

 

kitaptaki 12 makalenin konu başlıkları ise şöyle: 

 

ilk hücrelerin evrimi 

hayvanların ortaya çıkışı 

denizin derinliklerinde ortak yaşam 

antarktik balıkları 

medcezir balıkları 

kış güvelerideki isıl düzenleme 

koalanın fizyolojisi 

etçil bitkiler 

karıncalar ve misafirleri arasındaki iletişim 

karıncalarda kölelik 

tripanazom kılıfını nasıl değiştiriyor? 

viroidler

Ağu 062007
 

Düş mü Gerçek mi?
Fırıldağı olan 10 yaşında bir çocuktu
Her sabah çıkar dağlara, rüzgarı ağırlardı.
Rüzgar ise döverdi fırıldağı
Çocuk sevinirdi.

Kadın, dertliydi çocuk okumalıydı
Baba hastaydı, zaman acımasızdı.
Günler acele ediyordu
Acılar ise beklemiyordu günü.

Fırıldak, çocuk için cennetti.
Doğa bunun farkındaydı.
Onu üzemiyor, tatlı esintisini bağışlıyordu.
Zaman çocuk için durmuştu.

Kadın yanıldı, çocuk okumıyacaktı.
Baba, kabrin soğukluğunu bahrına basmıştı.
Horoz ötmemişti sabah onun için belliydi.
Belki sıla başlamıştı.

Islak kabuslar yanılmadı.
Çocuk fırıldaktan vazgeçti;
Tarlalar terledi.
Arpanın derdine düştü kadın.

Son yaklaşıyordu
Yağmurun soğuk elleri toprağı avuçladı.
Toprak nehirle tanıştı.
Arpa kadına veda etti.

Çocuk, isyancıydı.
İçi yaslıydı.
Kadına koştu.
Kadın arpadan vazgeçti.

Mutluluk buydu ikisi için
Kaybedilen çoktu ama
Elindekiler kimsede yoktu.
Onlara artık sonsuz sevgi yaverdi.

Reha Başoğul

Tem 162007
 

Gözyaşının Anlamı

 

Sırra kadem basmış bir çağrı 

Uzaklardan bir çilli horozun türküsü 

Gün ışığının aydınlık yüzü 

Çaresizliğin yıkılmaz gücü 

 

Akreple yelkovanın seviştiği bir an dokundu bana 

Açtım yüzümü dünyaya şeytanın ısıttığı yatakta 

Engin bir melekler kentine doğru 

Açtım yelkenlerimi özgürce, tutkuyla 

 

Bir ufacık cep kitabından daha azı mı 

Hayır bu bir kelimede gizli bir kapı olmalı 

Sukunetle dinledim onu sürünerek 

Çelme takılan bir atlet gibi yorgunca 

 

Sahipsiz bir bebeğin haykırmasıydı benimki 

Sade, solgun ve üzgün 

Bir kapıyı bulmuştum ya şimdi 

Artık yaşlı bir çiftçiye dönmüştüm, belli 

 

Başladı şerit geçmeye 

Dağların yücelik merasimi 

Nehirlerin hız talimi 

Toprağın sade gösterisi 

Ormanların inanılmaz rengi 

 

Titreyen kuşların önünden göz kırparak aldım acıyı 

Açların arkasından acımasızca güldüm 

Zalimlerle aşık attım 

Etimi isteyenlere ruhumu sattım 

 

Bir arınma mıydı bu 

Yoksa tanrının lütfu muydu gaipten gelen 

Rahiplerle imamları atlatıp 

O boyutun zebanileri mi beni bekleyen 

 

Sizi bilmem ama ben gördüm oraları 

Cennetin heybetini 

Cehennemin derinliğini 

Sorun şu ki acıları dindiremiyorum hiçbir kuytu inde 

 

Bir gün bir gece bir an 

Sizi bekleyenleri düşünün 

Önce gözünüzün önünden geçenleri 

Sonra niye gözyaşınızın aktığını

 

Reha Başoğul

Tem 142007
 

Kaçakların Özgürlüğü

 

Alın yazımda bir kaçak yaşıyor 

sanki ruhumun bezirganı 

harabe mi elimdekiler 

yoksa vakitsiz öten horozlarım mı? 

 

eskiciden alınan bir gözlükle bakmalı geleceğe 

denizkabuklarına yaslamalı herkesin kulaklarını bir gece 

bir iklimde oynamalı çocukluğumuz 

aynı ipe serilmeli hep kirli çamaşırlarımız 

 

ki kaçaklar özgür olsun… 

 

fasıllarda sarılmalı herkes kumrulara 

udlarla neylerin hengamesi dinlenmeli 

harplarla flütlere ferman salınmalı 

felah eylesin musiki semaları 

 

ki göklevni parlak olsun…. 

 

 

mutluluk şekerleri dolaşmalı ağızlarda 

güller kondurulmalı göğüslere 

leyla gelmeli yanına 

derya gitmeli yamacından 

 

ki gece parlak yıldızlarla dolu olsun… 

 

gökkuşaklarına bağlanmalı salıncaklar 

öpücüklerimizde dönmeli annelerimiz 

akarsularda yıkanmalı kinlerimiz 

ah ah Yelda olmalı o gün… 

 

ki ertesi gün güneşli olsun… 

 

kilerlerden çıkmalı incir reçelleri 

portakal ağaçları sulanmalı özene bezene 

yemyeşil çayırlarda pisletilmeli ancak üstümüz başımız 

ıslatılmalı, o uzak rüyalar 

 

ki hatıraların tadı keyifli olsun. 

 

kaçak uçurtmalarım var 

kaçak raiyanalara verilmek üzere… 

tıpkı hayat gibi 

bir ip tutar seni 

rüzgarları özlersin hep boynu bükük 

ve sen uçmak istersin 

hep daha yükseğe 

ama hep ince bir ipe bağlısındır 

hep düşlerin uçurur seni yükseklere 

hep gerçekler indirir seni yere 

ama bir anda koparırlar ipini, serilirsin yeryüzüne 

 

ki adı ölüm, namı kaçakların özgürlüğü olsun..

 

Reha Başoğul

Tem 092007
 

Katyuşa

 

Bakmaya korkardım 

kadınlığını gözlerine sürmüş 

bakışlarını da sarışınlığına saklamış 

o safdilli Rus kızına… 

bu nedenle anlatmak istedim sizlere 

ona yazdığım upuzun bir bilina… 

 

adını soranlara 

hemen cevap vereyim: 

adı Katyuşa 

safdilli, temiz kalpli Katyuşa… 

eğer sıkılmazsanız 

dönmek isterim ta en başa: 

 

Suyun kadınıydın 

suda bir akıntıydın 

yalnız suyun 

yaşlı taşlarıydın sen Katyuşa 

birkaç kez yıkandım orada 

körtopal yazdıklarına 

değnek olmayan yazdıklarımla 

elimi soktum suyuna 

ama tutunamadım bir türlü 

kimi geceler akmayınca 

dondu suyun 

kimbilir belki 

o gecelerde buz tutmuş 

belki de su yutmuştun Katyuşa 

galiba Sen akarken Hazar’a 

Ben çoktan çatlamıştım Baykal’da… 

 

zar zor beslerdin 

kafeslenmiş bedeninde bir kukuşka 

o dört duvar arasında 

ötmeye çalışırdı 

sabahın altısında 

her kalkmaya çalıştığında 

bağırırdı kukuşkanın nefesi 

biliyorum 

bülbüllere benzemezdi de hiç sesi 

hiç alışamadın değil mi 

kokuşmuşluktan hayatlarımızı 

satışa çıkardığımız bu Rus pazarına 

sebebini iyi biliyorum 

çünkü çok yalnızdın sen Katyuşa…. 

 

hastalığını anlayınca 

Götürdüm seni Doktor Jivago’ya 

saatlerce baktı sana 

ve geldi anlattı bana: 

‘Bu Rus kızı çok hasta 

kalbinde varmış bir matruşka 

her birini tek tek açsalarda 

yine varacaklarmış öz bir insana 

üzgünüm ama 

hastalığı tam bir ümitsiz vaka…’ 

işte bu çok dokundu gamsızlığıma 

çünkü çok hastaydın sen Katyuşa…. 

 

ani bir gece baskınında 

keder askerlerine yakalanan 

kurşuna dizilmeden önce 

Sevgi mahkumlarını kışkırtan 

Bir Rus kraliçesiydin de sanki 

kapatmışlardı seni Kremlin Sarayına. 

seni kurtaramayanlar arasında 

Bolveşik ihtilalina katılan 

aşka susamış bir adamdım bende 

o gece Kızıl Meydan’da… 

öylece baktık akan kanlarına 

çünkü çok acılıydın sen Katyuşa… 

 

bir başka gece 

askerleri atlatmıştın 

karlı Ural Dağlarını bile aşmıştın 

vagonlarına tebessümler yükleyip 

sevgi trenini korku garıma bırakmıştın… 

biliyorum 

hiç de raydan çıkmamıştın 

ama ne olduysa ondan sonra 

bir daha uğramaz oldun garıma 

çünkü çok gururluydun sen Katyuşa… 

 

bazen konuştun adını bilmediğim insanlarla 

o zaman kaptırmamıştın kolunu daha 

aklı iki bacak arasında 

dedikoducu partizanlara. 

çoğu zaman benzettiler seni 

aşkını bulamamış Anna Karenina’ya 

bilirim ki güldün geçtin sen bunlara 

hem sen de yaymaz mıydın ortalığa: 

‘iyi bakın bu adama 

o Gorki’nin üniversitelerinden çıkmış bir deha..’ 

ben de o zaman gülerdim sana 

derdim ki 

bak şu sibirya kaplanına 

bak şu cüce kalmış kayınlara 

bak şu taygaya 

asıl onlar deha.. 

konuşurduk senle işte böyle 

bir akşamdan öbür akşama 

çünkü çok yaralıydın sen Katyuşa… 

 

alışmıştım Tanrı’ya olan isyanına 

onun sesini kısıp 

dayardın ayinleri kulağına 

gözlerini kapayarak 

bakardın Ortodoks Klisesindeki mumlara 

alev alev yakardın boşluğunu o korolarla 

bilmezsin ki 

bu yüzden ben her gece 

çalınca O Çiçorniya 

Tanrının mumlarını söndürüp 

birkaç ölünün küllerini serptim oraya 

sana söyleyemezdim 

çünkü çok sancılıydın sen Katyuşa…. 

 

gözyaşlarınla yazdığın her mektubuna 

cevap veremedim bir kaç satırla da olsa 

lakin acılarım dul kaldığında 

boğuştum yazdıklarımı suda boğanlarla 

günahlarım esir düşmüştü karabasanlara 

güya benzetmişler beni 

sayı kaçakçısı bir Rus casusuna 

kıskıvrak yakaladılar beni oracıkta 

bu sırada benden haber almamalıydın 

çünkü çok korunmasızdın sen Katyuşa… 

 

hatırlarsın ki 

hüznüm neşelidir 

düşündüm de 

böyle olmalı da seninki 

o yüzden Katyuşa 

tam da sus demişken Rachmaninoff’a 

Tchaikovsky de girmişken mezara 

elime alacağım bir balalayka 

ve senle yapacağız şimdi kalinka: 

‘Üzülme Katyuşa 

Gülümse Katyuşa 

hayat 

hepimize suç ve ceza…’ 

nasıl nakarat ama 

bunlar 

sana yazdığım son sözlerden kalma 

o yüzden 

biraz neşelenelim istedim 

çünkü çok güzel gülerdin sen Katyuşa… 

 

 

aklıma gelmişken 

sen hala yenikmisin 

Çileklerin Kızıl Ordusuna 

bir türlü savaştıramadık onları 

Dondurmaların Beyaz Ordusuyla 

ya çikolatalar 

rehin mi alındılar onlar yoksa 

evini kuşatan karıncalarca 

sormak istedim 

çünkü çok severdin sen Katyuşa… 

 

bense üşüyorum Katyuşa 

özlemin Rus Ruleti oynatmadan bana 

aklımı çoktan teslim etmeliydim Rus mafyasına 

o yüzden ısıtamıyorum yüreğimi 

içsem de iki duble votka 

başımı da soksam kalpağa 

hatta korlanmış orağı saplayıp 

çekiçle vursan da bağrıma 

sen gülmedikçe 

sen dirilmedikçe Katyuşa 

ben üşüyorum 

ben donuyorum 

yüreğimin Moskova soğuğunda…

 

Reha Başoğul

Haz 182007
 

karadelikler

Stephen Hawking‘in, bir takım zorlukların nasıl aşıldığına ve içinde bulunduğu sağlık durumunun hiçbir zaman kendisinin bilimsel şevkini kırmadığına dair, duygulu anlatımlarla başlayan ve daha sonra hızlanıp bilimin topluma olan etkilerini kısa ama yüzeysel olmadan aktardığı, Einstein’dan Hubble’a bir takım bilimadamlarının teorilerine niye katıldığını ya da karşıt olduğunu açıkladığı, -ana kısım olan- hatrısayılır bir şekilde karadelik teorilerini anlatması sonucunda biraz da felsefe yaparak determinizmi ve tanrıbilirlik kavramını sorgulayıp konuyu kapattığı kitabın ismi.

Haz 152007
 

Emanet

 

Birden tüttün gözümde 

farklı bir gönülde 

sana yabancı bir dilde… 

 

Çilekeş bir flamenko ağıtına tav olmuştu kısmetimiz 

sen endamımda dolaşırken 

ben yeri döven güçlü topuk seslerine dalmıştım. 

bir ispanyol gitarının süslediği 

tırtıklı bir seste kesişti sonunda gözlerimiz 

fırfırlı etekler ahenk telaşında 

hangi rengin kral olacağını düşünürken 

ben çoktan simanı bellemiştim. 

penalar tellere dalaşırken 

sen yanımda bitivermiştin. 

 

loş kırmızı ışık, lal bakışlarına feryat ediyordu 

melez bir dille çözdün gömleğimin düğmelerini 

ne takat bırakmıştın bende o gece 

ne de talimsiz asude… 

düşlerime taktın esmer bir kelepçe 

ellerime bırakılmış uzun siyah bir yele 

biraz yenildi benden yasak meyve 

biraz içildi senden ıslak buse.. 

 

kumların üstünde vira dedik ana 

günahların oynandığı tiyatroda 

bir durmak yoktu senaryoda 

bir de bedenlerimizi ayırmak 

 

yaşın benimkinden kibirliydi ama 

ufak bedenin kucağıma cuk oturuyordu 

benim iksirim kaynar kaynamaz 

senin kadehine boşalıyordu 

 

zamanı biraz itekleyince 

ege’nin özgür dağlarında bulduk kendimizi 

sarp kayalarda da saklı kalmadı hasatımız 

arzu zehiri kanımızda yelken almıştı 

ne rüzgar arıyordu ne demir atıyordu 

ama keyifli serüveni kalbimize merhamet etmeden devam ediyordu. 

 

bazen bir at arabasının arkasında aldandım yanağına 

bazen bir ağacın altında sarıldım dudağına 

o zaman anladım samanların yumuşaklığını 

kirazların tadını… 

 

bana yadigar kısa manzum söylenirken 

çağırdın beni boğa kokan diyarlarına 

bir göle bakan eski bir kulübeyle 

istediğim gibi bir balıkçı teknesi alırız dedin bana 

 

tam da huri diye yazıyordum seni hayatıma 

ne iki çift laf edebilmiştik semadan 

ne de senin soyağacından… 

oysa yıldızlara baktığımızda 

hep aynı yıldızın kayışını yakalardık 

hep aynı pınarın sesinde dans ederdik 

içtiğimiz şerbet yediğimiz turta bile 

cilveleşen ağzımızda tad buluyordu. 

farklı kimliğimizin üstünde bile 

insan olduğumuz yazıyordu 

 

vuslatın bohemliğinden sıyrılışına az kala 

bu diyarlardaki bol ışıklı yere gitmek zorunda idin 

ben kaygılarımı azat etmişken 

sen gülücüklerini bana emanet etmiştin.. 

 

ebemkuşağının altında seni bekledim bir süre 

kelebeklerin papatyalara ilan-ı aşk edişini zahmetlice izledim 

mehtabın suya çıplak poz vermesini gizlice gözetledim 

aklıma gelince emanetin 

onun geometrisini toprağa çizdim 

 

fakat tutmadı insanlığın aciz ilim hesapları 

sevgi köprüsüne gelmeden pusu kurmuş Azrail ve arkadaşları 

oraya verdiğim bir kadına bir de kuma getirmiştim şimdi 

sana vurandan daha ağır bir yük altında kaldım işte o an ben 

kanının süzüldüğü yolda emanetini mazgallara düşürdüm neyazık ki ben… 

 

Birden tüttün gözümde 

farklı bir gönülde 

sana yabancı bir dilde… 

 

yine bir flamenko ağıtında 

farklı bir gönülde 

bana yabancı bir dilde 

kimsenin bilmediği seni 

herkesin bildiği bir emanette gördüm.

 

Reha Başoğul

Haz 092007
 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 600 yıllık osmanlı geleneğinden çıkan aydın kesmin, akşamdan sabaha bir gecede uygarlık ve kültürün değiştiremeyeceğine dair göndermelerle dolu, kültürel içerikli, düşündürücü romanı.. üniversitede araştırma görevlisi bir mümtaz düşünün ki ufacık yaşta, şehrinin işgal edildiği sırada, babası bir rum tarafından öldürülmüş olup, antalya’da yaşama ayak basan ve çocukluk ile gençlik derken italyanların bulunduğu bu şehirde, akraba tayfasından istanbul’a, ihsanın yanına gelip eğitimine devam eden. ihsan’ın ve karısının, mümtazı mümtaz yapan faktörlerde önemli etkisini yadsımayan bir yandan da ihsan’ın hastalığı ve aile işleriyle uğraşan mümtaz, nuran adında efendi mi efendi birini tanır ki bu kişi, kutsal aşkın mümtazın gözünde tezahür etmiş halidir. nuran da hem bektaşi, hem de mevlevi kültürünü bir arada bulunduran, entellektüel birikimi ve müzikal altyapısı yani tıpkı eski filmlerde görülen donanımlı bir bayan olarak karşımıza çıkar ki bu da romana keyif katan bir özelliktir. tabi ikisinin arasındaki çekinceli başlayan ilişkinin, sokak-,mahalle mekanlarında ayrı gözükmesi önem arzedip, biz de bu sırada aradaki mesafenin korunmasının meyvesini, edebi olarak yeriz. gün olur devran döner, ilişki gelişir ve nuran mümtaz’ın evine yerleşir, yer de emirgandır. ve bu samimi ortamın içerisinde siz cinsel kimliklerin ötesinde, ortak paydada buluşan, klasik müzik ve edebiyata dair güzel mi güzel sohbetlere tanık olursunuz. mümtaz’ın bu denli nuran’la uyum içinde olması, nuran’ı iyice gözünde yarı ilahi kıvamda yüceleştirmesine mahal verir. ortada ideolojik, estetik ve tarihsel bir yakınlık varken, kitap içerisinde bedensel ilişkinin sınırlı olarak yer aldığını belirtmekte fayda var. tüm bunlara karşın mümtaz’ın yine de aradığı model -bir nevi ruh eşi- nuran değildir aslında ve bu sıkıntı romanın ilerleyen bölümlerinde kendini gösterir. roman hitler’in saldırı emrini verdiği 2. dünya savaşı’nda sona erer.

Continue reading »

Haz 062007
 

Serenat
elindeki son hissi kime bağışlardın…
ya da bağışlayabilir miydin?
dönüp gelir mi bu soru
içine çektiğin görünmez nefesin ortasında
yoksa çıkar gider mi
ciğerlerinin içinden çıkan buhurlu diğer nefesin sonunda
ben düşünsem de
sen düşündün mü hangisi gerçek nefesin
hangisinde ağladın genelde
hangisi seni öldürdü tüm geceler boyunca
hangisiyle bağırdın da
dengeni bozdun,
çizdiğin son çizginin ucu tırtıklı çıktı karşına

yumuşak hatlardan uzaklaşıyorum…
yüzüm daha kemikli
ellerim şimdi daha kirli
istesem de değişmeyecek şeylerin altına
niye koyuyorsun şimdi fitilli bir bomba?
kendini dolaşmaya çıkardığın zaman
gözüne ilişen ilk yeşille yıka gözbebeklerini
benimkinden daha güzel
daha kalıcı
ve eminim daha da kısar sesini
dileğim ki
ipinin her iki ucu senin adına kaçsın..
çözülsen de düğümlensen de
sarılı kalsın üstünde
kelimelerinin kulağını kesip
tablodaki insanın eksikliği doldurdum
sözlerimi anlatamaz oldum sende

Reha Başoğul

May 062007
 

Modern Hayatın Ressamı

Charles Baudelaire’nin, ressam Constantin Guys’ı incelemeyi alıp buradan hareketle modernizm’i ve kent yaşamını sorguladığı kitaptır.

Paris’in modern kimliğinin bu sorgulamaya dahil olması, şuh bulvarlarıyla, rütin hayat örgüsüyle, lüks vitrinleriyle, organik arterleriyle vardır ve bunların soyut imge anlamında yıkıma, kaosa, zahmete ve bıkkınlığa sebep olacağını düşünülebilir. Ressam guys’ın eserleri ise modern kent üzerine resim analizi anlamında övgüsüne sahipken, aslında resimlerin bu kadar derinliğinin olmasını baudelaire, çelişkilerin, karmaşanın, ruhsuzluğun mozaiği olarak yorumlar.. Sanki bir imge göçü vardır kentte ve kentlileşmede…

Mimar bir arkadaşımla istanbul’un kent dokusu şemsiyesi altında yozluğa ve yaşanabilir kılınmaya giden iki farklı yüzü üzerine yaptığımız buna benzer kritiğiminn, Baudelaire evrenindeki bu kitap bünyesinde yer alan sözleriyle anlam bulduğunu görmek daha da düşündürmüştü beni:

” modernite anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır, sanatın yarısıdır; öteki yarısı ise sonsuz olandır; değişmeyendir.”

Constantin Guy, bir ressam ataletiyle kendini gizleyip kentin içine baktığı uçurumları ve uçurtmaları çizmiştir. Baudelaire de ona ‘serbest zaman tiryakisi’ demiştir. Kentte yaşarken ödediğimiz diyetin hatrını acımasızca soruyor Baudelaire. kanıtladığı kadar, kanırtıyor da. Açmazlara sürükleyip, hedefsizleştiriyor da… “biz devinimiz” diyor ve devinimimizi vahşete sürükleyen bir soluğa muhtaçlığıyla anlatıyor…

Hayyam’ın dediği gibi “bazen bir peynirde delikler arayan böcekler gibiyiz” şehirde. Freud’un “uygarlık ve hoşnutsuzlukları”nda etraflıca incelenmiş bu yabancılaşma olgusunu, imgelemedeki göçe bağlamak, Baudelaire’in mekan darlığı yaşayan kan dolaşımını, süreksizlikle eşdeğer bir renkte kınından çıkarıp yağdırmaktır şehre…

Nis 222007
 

Ben Bir Uyusam Bir Uyansam
 

Ben bir uyusam 

gözlerim kapansa 

yalnızlık sussa 

insanlar ağlamasa 

dünya dursa 

kimseler konuşmasa 

 

Ben bir uyansam 

gözlerim kapansa 

yalnızlık sussa 

insanlar ağlamasa 

dünya dursa 

kimseler konuşmasa

 

Reha BAŞOĞUL

Nis 122007
 

Kayısı Sabahı

 

sabah kayısıydı, 

iççekmiş bir gözboyamasında 

gözyüzü haritasından çıkartarak 

yığdılar ortaya 

ayakları üşümüş yıldızları 

olmuştu bir kere adı 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

çobanı ayışığıydı 

güneşi otlattığında 

kırmızıyı kuyruklarına bağlayarak 

havalanan kızkuşları 

beklerdi ürkütmesin diye şafağı 

üzmüştü bir kere Ayışığı Çobanını 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

sarısı kıvrım dudaklıydı 

derin bir yol ayrımında 

busesi tutsak bırakılarak 

biçare çanağı 

gecenin uçurumunda 

özlemişti bir kere kıvrım dudaklı sarısını 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

korkusu bakireydi 

istemedi hıçkırığında 

sıcak yumurtalarına bakarak 

kurlarını hazırlamış 

meyve sineğinin ayaklarını 

sevmişti bir kere bakire korkusunu 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

açlığı karıncalardı 

yarının azığı kıskançlığında 

saf sümüklüböceğini kandırarak 

yüksek bir odun kütüğünde 

salına salına taşırken dala kabuğunu 

sezmişti bir kere karıncaların açlığını 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

raslantısı kırağıydı 

seçerdi damağında 

gün ışığını akıtarak 

gölgesi ince uçlu dallardan 

süzülecek tatlı su damlasını 

hazırlamıştı bir kere kırağı rastlantısında 

buz dansındaki kayısı sabahı 

 

olmuştu sabah kayısı 

üzmüş ürken şafağı 

özlemiş gecenin uçurumunda 

sevmeden meyve sineğinin ayaklarını 

sezdi sümüklüböceğin sallantısını 

hazırlandı tatlı su damlası 

yüzen odun kütüğünde bekleyen 

aç kızkuşunun ağzına 

derin bir yol ayrımında 

çırpıldı kanatları 

kıvrım dudaklı sarıdan 

güneşin kırmızısına doğru havalanan 

yakaladı tutsağının busesini 

bozdu bakirelik korkusunu 

süzülen gün ışığı 

tadı damağında 

gölgesi ince uçlu dal başında 

içini çekti gözünden kanlar akarak 

gökyüzü haritasına dalan kırmızısında 

eşinin kuyruğunu kaybetmiş 

buz dansındaki kayısı sabahı

 

Reha Başoğul