Nis 112007
 

kayipkitamu

 James Churchward’ın kaleminden çıkan Kayıp Uygarlıklar serisi, serinin ilk kitabını burada tanıtırken bahsettiğim gibi çok önemli bir kaynak kitabı. Bildiğiniz gibi kökenlerimizin Mu kıtasından geldiğine inanan Atatürk de bu seriyi 60 kişilik bir çeviri ekibine yıllar önce dilimize çevirtmiş ve sırlar içerisinde olan Mu kıtası hakkında özellikle yeri ve insanın yaratılışına kadar giden bilgileri, yönetim tarzını ve dil yapısının Öz Türkçe ile olan karşılaştırmalarını büyük bir dikkatle incelemişti.

Halen Anıtkabir kütüphanesinde bulunan bu eserlerin orjinalleri ve çevirileri yıllar sonra tekrar bu sefer halka sunulacak şekilde dilimiz altında yayınlanıyor. Yazar James Churchward’ın 1930’lu yıllarda ilk basımı yapılan bu eserle birlikte Mu hakkında birçok bilinmeyen parça biraraya gelmiş oldu. Serinin ilk kitabındaki Mu hakkındaki temel bilgilerlerden sonra serinin ikinci kitabı yine kimsenin inkar edemeyeceği belgelerle dolu.

Şu sıralar oldukça populeritesi artan “Atlantis nerede?” tartışmalarına da beyninizle cevap bulabilmenize imkan tanıyan bu kitabı okuduktan sonra esasında ortada olan ve birleştirilmeyi bekleyen parçaların size henüz birkaçı eksik olsa da bütünlenmiş bir halini göreceksiniz. İnsanın tarihiyle birlikte gelişen zevkler, mimari , tarım , din, refah seviyesi farklılaşmaları gibi uygarlık ölçütlerinin Mu kıtasının yaşam standartlarıyla pek bir ayrım arzetmediği anlaşılıyor. Özellikle okültizm felsefesine ilgi duyanların çok kolay bir şekilde olan bitene çabucak sonuçlar çıkaracağına eminim. James Churchward’ın 2 yıl süren Himalayalar’daki bir rahibin yanında inziva döneminde bulunduğu sıralarda gizli bir ilim keşfettiğini zaten ilk kitapta da belirtmiştim. Burada eski tabletlerde geçen bilgilerin deşifrelerinden yola çıkan yazar, Dünya’ya geçmiş uygarlıkların içinde bulunan her türlü oluşumu inceleyerek Mu kıtasının temel bir çıkış noktası olduğunu öne sürüyor.

Özel bir tarihçi ve arkeolog olarak çalışmalarını sürdüren James Churchward, yeryüzünde bir çok tapınak, ahit, yapıt ve geçmişin bıraktığı diğer izleri araştırmaya kendini adayarak oluşturduğu bu kitapların teklik yasasına uyan yaklaşım tarzı çok ilgimi çekiyor. Kitabın sayfalarını atladığınızda örneğin biraz önce bulunduğunuz Yunan yazıtlarından Kuzey Amerika’ya elinizdeki Yunan bilgileriyle gitmekle değişik bir açı yakalıyorsunuz. Kısacası kitabın kurgusu çok iyi. Kayalara kazınan resimler, yeryüzünden hala bulunan yamyamların kullandığı şekiller, kıtaların ötesindeki alfabelerin benzerlikleri bir puzzleın parçaları gibi esasında. Kitapta esas ağırlık verilen kısımlarda bunlar zaten. Semboller. Mayaların, Çinlilerin, Mezopotamyalıların ya da Hawaiilerin kullandığı sembollerin ne anlama geldiğini ve mitolojide ve dinler kültüründeki karşılıkları da Mu’ya giden kapılarının anahtarlarından biri . Yazı dili ve biraz önce bahsettiğim gibi kitabın kurgusu sizi alıp atalarınıza götürüyor.

Önce serinin ilk kitabını okuduktan sonra buraya geçmeniz bilgi referanslarının havada kalmaması için şart. Kitaptan tatmin edici sonuçlarla ayrılacağınıza eminim. Belgelerin tartışılmazlığı, aklın gücü ve geçmişin aynasıyla efsane mi değil mi sorularına sahne olan Mu kıtası tekrar su üstünde. Tarihçilerin ve konuyla ilgilenenlerin yıllar önce kitabı hatmettiklerini düşündüğümden, bizler için Mu’yu ve Atlantis’i, volkanik patlamaların sonuçları ve Mu’ya ne olduların cevaplarını , farklı kültürlerdeki yaşamları ve kullanılan sembollerin anlamlarını arayıp bulamayanlar için kesinlikle hem başlangıç hem de kaynak kitabı olma özelliğini taşıyor James Churchward’ın bu serisi.

Mar 222007
 

Yaşayan tarih ve ünlü yönetim gurusu Peter F. Drucker, “Geleceğin Toplumunda Yönetim” adlı kitabında, Kafka’nın başka bir yönünden şöyle bahsediyor ki ben de paylaşmak istedim bu nadir bulunabilecek ilk ağızdan bilgiyi:

“… Franz Kafka, aynı zamanda emniyet miğferini(baret) buldu. fabrika teftişinde ve işçilerin haklarının tazmininde büyük bir insandı. Kafka, 1. Dünya Savaşı’ndan önce Bohemia ve Moravia olan bügünkü Çek Cumhuriyeti’nin işçilerinin tazminatlarına ve iş güvenliklerine bakan kişisiydi. kapı komşumuz da Avusturya’nın işçi tazminatlarına ve fabrikadaki işçi güvenliğine bakan kişiydi. Kafka onun idolü idi. Viyana’nın dışında, boğaz vereminden ölüm döşeğinde yatarken, Dr. Kuiper- bizim komşu- her sabah beşte bisikletiyle iki saat yol gider, ölüm döşeğindeki kafka’yı ziyaret eder, sonra da trenle işine giderdi. kafka’nın ölümünden sonra, onun bir yazar olduğunun ortaya çıkmasına kimse Dr. Kuiper kadar şaşırmadı. Kafka, sanırım Amerikan Güvenlik Kongresi’nin 1912 yılı altın madalyasını aldı, çünkü onun bareti sayesinde bugünkü Çek Cumhuriyeti’ndeki çelik fabrikalarında, ilk kez yılda binde 25’ten daha az ölüm meydana geldi.”

Mar 222007
 

Dişimin Kovuğu

 

Ne kadar garip! 

bir fındık attım ağzıma 

girdi dişimin kovuğuna 

dilim döndü yaklaştı ona 

ama inatçı bizimki 

yanaştırmadı hiç kenarına 

 

ufak olmasına ufaksın anladım da 

beni kaç saattir deli ettin 

kaç kürdanı da geri çevirdin 

sen ne çekilmez birşeymişsin 

sayende 

kaç defa volta attım 

kaç bardak su içtim bilirmisin 

çaresi de yokmuş 

sen isteyince çekip gidenlerdenmişsin 

 

bana ders oldu 

söz bundan sonra 

dişimin kovuğunu dolduracaksa biri 

ya da geldiğin fındık kabuğunu 

ben yemin ettim 

en az senin kadar ilgilenmeli 

yoksa başa bela 

akla ziyan 

dili hiç sorma 

o hepten perişan 

 

valla olsaydım senin kadar 

inan gözümden kaçmazdı 

şu bizim doğayı kirleten adamlar 

gör bak o zaman 

nasıl çıldırttırdım onları sabaha kadar…

 

Reha Başoğul

Mar 222007
 

Deniz kabuğum

 

Karanlıkları arıyorum Rodos’un derin delhizlerinde 

açılmamış bir deniz kabuğu saklıyor incisini 

mercan mercan döküyor gözlerini 

fersah fersah aşıyor kum denizlerini 

inim inim inliyor edepsiz nefesleri… 

 

Kaldır başını ey Rodos’lu! 

Kaldır ki görsünler içimizdeki deniz kabuğunu… 

soysuzluğuma, sorgusuzluğuma aç soluğunu 

sahipsizliğime, ölümsüzlüğüme saç onurunu… 

arsızlığıma, katıksızlığıma bırak tutkunu 

 

ve açıldı deniz kabuğu… 

 

kabuğun kaçırdı sakin ruhlarımı 

soluğun uyandırdı sessiz çığlıklarımı 

onurun araladı matem yarıklarımı 

tutkun aydınlattı zevk mağaralarımı 

 

söyle neden basit bir özveride istedin öbür yarımı 

söyle neden sormadın yaralı anılarımı 

söyle neden dilsizliğin sardı deli kanımı 

korkarım ki ebediyen cevapsız bırakacaksın sorularımı… 

 

karanlıktaki kürek mahkumu gibi 

koşulsuz gecelerde katettin içimi 

bezmedin, yenilmedin 

gözyaşlarımın üzerinde çektin küreklerini… 

 

büyülü renklerle öptük gözlerimizi 

masalsı ezgilerle kokladık ellerimizi 

benzersiz resimlerle boyadık bedenlerimizi 

kirli perdelerle seviştirdik hayallerimizi 

 

yoksa bu yüzden mi sevdim seni 

yoksa bu yüzden mi bencilliğim üredi? 

 

masumluğunu koymuştun oysa ki göğsümün kenarına 

derin düşler sokmuştun asırlık uykusuzluğuma 

çıplak sırtında acılarım akarken 

vahşi atlara bindin rüyalarında… 

 

hani dudaklarımız hiç ayrılmayacaktı 

bak işte bıçak gibi kesti şimdi onları zaman tanrısı… 

 

Şimdi dönüyorsun seni bulduğum deryaya 

kapatıyorsun kabuğunu soranlara 

tek bir odan vardı denizkabuğunda 

onu da biz doldurmuştuk ayışığıyla 

 

Ay yüzün ve uluyan kurdunla 

bir gün bir yerde karşılaşırsak 

Kaldır başını ey Rodos’lu 

Kaldır ki görsünler içimizdeki deniz kabuğunu…

 

Reha Başoğul

Mar 162007
 

Vakti zamanının bestseller i, Nasa’nın da gündeminde olan Zecharia Sitchin’in araştırma kategorisindeki kitabı. ilk bakışta, spesifik soruların anahtar cevaplarını araştırmak için elinize alacağınız kitap, gezegenlerin organik yapısı, bitki ve jeotermik örtüsü, gezegen keşiflerinin hikayesi, kuyruklu yıldızlar, keşif araçları, Nasa araştırmalarına farklı bir bakış gibi saymanın anlamsız olduğu bir çok bilgi gözlerinizin ışığını aydınlatacak. ama bana kalırsa asıl parıltı yapacak sorular, bu bilgilerin neyle sonuçlandırıldığı…Yazarın onikinci gezegen kitabını okumadan eline alındıysa anlamsız bir çok bağlantıyla karşılaşacağınız da aşikar olur ki Sümer ve Babil destanlarının da, şu an ki kozmolojik araştırmaların sonuçlarını önceden haber verdiğini anlatan bu kitabın asıl kökenleri de onikinci gezegende yeralıyor.(Marduk ve Tiamat olayı)

Ayrıca kitapta adem ilk tüp bebek mi? gibi spot ifadeler boldur. Bunun dışında Voyagerlar’dan, dna yapımıza, gezegenlerin diziliş nedeninden ,sona başlangıçla yanıt bulunmasına kadar hatta üstüne tuz biber olacak şekilde komplo teorisi istersen de var tabii; Amerikan ve Rus uzay tarihinde oldukça ilginç dönen masabaşı hikayelerinin de sonlara doğru iliştirmesiyle sinir katsayısına hal hatır sormanız gerekebilir.

Mar 132007
 

Masum Sözler Uğruna…
Sözlerin ok sayıldığı yıllarda büyüdüğüm ben
Kızgın korların fırsat olduğu sokaklarda
Paçavraların gururla taşındığı o zamanda
Bir çocuk olarak elime aldım kemanı

Biriktirdiğim pullarda resmimi gördüm
Kardan adamın gözlerinde acıyı
Çalan okul zillerinde küfrü şakıttırdılar adıma
Ve o çocuk bu sefer aldı çanı eline

Her köşe başında salladım onu sağa sola
Etrafımdaki gülümsemeleri indirdim yarıya
Kuytu köşelerdeki sahipsizleri gösterdim onlara
Bir aşkı başlattı bir ufak melodiye kanarak

Özgürlüğün şarkısı oldu o sonraları
Artık bir ırmağın şırıltısı almıştı bayrağı
Küçük sincaplar taşıdı bir süre
Sonra o yaşlı adam gördü sonu

Yılların kuyusunu kazmaya başlamıştık yavaş yavaş
Sahipsiz sözcüklerimi bağışlamıştım artık
Adresler önüme yığılmıştı ağırcana
Geldiğim yer öksüz kalmıştı şimdi

Bitmedi dedim, işte o an
Yıkamazsınız beni, kalacağım o okların ucunda
bir bülbül bekliyor şimdi yarını
dönüşümü erteleyin kıymayın bana

Ve mazgallar gibi suyumu çektiler
İçimdeki sanatı körelttiler
Artık prangalarla yaşıyordum
Fikri benden çekip alıp götürdüler

Bu cehennemin sıcağını anlatır bana
MEzar taşının soğukluğundan farklıdır hani
Böceklerin tırmalamasından
Gözlerinin akmasından

Bir yaşam şarkısıdır işte bu
Bilemezsin çanların kimin için çalacağını
Ruhunun efendisi olma uğruna
Sadık hizmetkar olarak yaşarsın şeytanın

Kırgınlıkları atsaydım eğer üzerimden
Sevgimi köreltseydim hizmetkarlara
Yalnızlığı salsaydım kalabalığa
Şimdi o paçavraları gururla taşırdım söyle ona

Reha Başoğul

Mar 102007
 

Ayışığında Yaygara
Geçmişinin derbederliklerini
geleceğin renklerine taşıyorum azar azar
sakın unutma! beklemeseydin beni
sevgime asla değmeyecekti nazar

Etrafımının yıkıldığı diyarda sarıldım sana
Kalbini mırıldanarak açtın bana
Çıplaklığını nefasetinle yatırdın yanıma
Mabedini esaretinle yıkattırdın bağbozumuna

Bak işte!
Gözünün önünde!
göl kenarında belirmiş karmaşalığımızdan bir temaşa…
Duy işte!
Kulağının içinde!
Ayışığında yükselmiş başbaşalığımızdan bir yaygara…

yüzlerce mum yaktıysam da çevrene
çıplaklığın parlattı geceyi
gezindim üstünde bir seyyah gibi
binlerce nağme bıraktıysam da evrene
besteledim sırtına teslimiyetini
o an aldım elime tüyden bir kalemi
köz olmuştu çünkü katranlı yüreğime
dudaklarının sessizliği..

Buram buram lavantalar sürdüm üzerine
delice çizdim anılarımı heryerine
fırçamın kayan sakinliği
daireyi saran hareketleri
başladı bataklıktan çıkışımızin hikayesi
nadasa bırakılmış bir tarla gibi
şimdi meyvelerini veriyor kaçışımızın neticesi

soluk soluk nefesimle uçuşuyor yelelerin
oluk oluk renk havuzunda yüzüyor göğüslerin
karanfil pembesi, papatya sarısı
menekşe mavisi, orkide beyazı
hepsi kokusunu salıyor dipdiri resminde
bir de kıskanç Ay’ın gümüş rengi bulaşmış tenine

sersemletiyor nemli dileğini sivriliğim
güldürüyor tüylü silleni gezinmişliğim
aniden dokunur dokunmaz ona
rengarenk saçlarınla çengelledin beni koynuna

düştüm yine çamsakızından gafletimle sırçaköşküne
kandım yine sızlanışımdan dişlerle cam gözlerine
boğuk bir ulumayla kanattık sızıyı
donuk bir geceyle ısıttık kanımızı

yine de taş attık şeytanın kahpeliğine
yine de kulak tıkadık arkadan söyleneceklere
çünkü bir tek balıkçıllar kesebilirdi sözlerimizi
çünkü bir tek vücutlar tanıyabilirdi resmimizi…

Reha Başoğul

Şub 222007
 

 

onikinci gezegen

Bu kitabı oluşturmak için 30 yılını veren Zecharia Sitchin’in , Onikinci Gezegen’le birlikte “dünya tarihçesi” adını verdiği kitap dizisinin ilk ürünü. Hepimizin bildiği gibi mitolojik hikayeler, dinsel metinler ve eski uygarlıkların bize bıraktığı bir takım kanıt niteliğini taşıyan bir çok ürün, bu kitabın başvuru kaynakları arasında. Bunları belirtmemin sebebi, herkesin şikayet mektubu olarak göndermişliği bulunan, belge ve kanıt yetersizliğiyle önümüze konulan kitapların, bizleri bilgilendirmekten çok, yanlış yönlere, ufkumuzu daraltarak verilen bilgilerden bu kitabın uzak olduğunu anlatmaya çalışmak. gerçi kitabın iddiası da aynı sebepten ürüyor: “elimdeki kanıtlarla dünya dışı bir uygarlığın varlığına inanmamamız mümkün değil.”bu iddiaların çıkış noktasını oluşturan kitabı okuduğunuzda ise, eski ahit’in ibranice’den dilimize çevrilen alıntılarla oldukça sık bir şekilde karşılaşılması. Çevirilerin kaynakları kitabın sonunda mümkün olduğu kadar düzenlenerek aktarılmış kitabın bir diğer başvuru kaynağı ise, eski uygarlıkların günümüze kalan kalıntılar, yazılı belgeler olup, eski ahit dışındaki kutsal kitaplar da yazar tarafından bu sınıfa sokuluyor. Sümer, Asur, Babil ve Hitit medeniyetlerinin günümüze kalan metinlerinin çevirilerinin deşifre edilmesi ve bir kanıt niteliğine sokulması, yazarın araştırma şevkini artırarak kitabını oluşturmasıyla son bulmuş. Özellikle Sümer ve Akkad metinlerinin üzerine çok düşen yazar, bunların ve diğer kaynakların derlenmiş ve konu ile ilgili kısımlarını irdeleyerek son bir hal vermiş. Vermiş diyorum zira yazarın iddiasına göre, kendi çevirileri ve araştırmaları, elindeki başvurulara göre daha anlamlı ve mantığa yakın. Zecharia Sitchin, yalnız bunları da incelemekle kalmamış, aynı zamanda mitsel hikayelerin ve olguların, astronomi gibi bilimsel tutarlılığın önemli olduğu bir alana girerek köprüler kurarak düşünce çemberini genişletmiş. 

Kitapta dünya dışı uygarlıkların bulunduğuna dair iddiasını ise yazar şöyle açıklıyor: 

“gerçekten de çok sayıda popüler yazar, piramitler veya dev taş heykeller gibi kadim yapıtların, bir başka gezegenden gelen daha ileri düzeydeki ziyaretçiler tarafından yapılmış olduğunu öne sürmekteler.- Zira ilkel insan, gerekli teknolojiye kendi başına sahip olmazdı değil mi? ya da başka bir örnek: yaklaşık 6000 yıl önce hiç bir öncesi olmaksızın sümer uygarlığı aniden nasıl ortaya çıkıvermiştir? Ama bu yazarlar genellikle bu kadim astronotların ne zaman, nasıl ve hepsinden de önemlisi nereden geldiklerini ortaya koymakla başarısız olmaları sebebiyle akılları karıştıran soruları cevapsız spekülasyonlar olarak kalmaktadır.” 

Kitapta bir diğer sık karşılaşacağınız durum ise evrim teorisine olan göndermeleri. Yazar bunun asla böyle olmadığını ve bizim düşünen varlıklar olarak, kitaptaki kanıtları öne sürerek, soyumuzun evrendeki yaşamdan geldiğini anlatmaya çalışıyor. ‘Onikinci gezegen nedir? diye sorduğunuzda, yazarın görüşü itibariyle güneş ve ay da bir gezegen sınıfına girip. Buradan 11 rakamını bulup akabinde gelen 12.gezegen ise yine yazarın iddiasına göre nefilimler diye adlandırdığı dünya dışı zeki ırkın evi olması ve insanlığa gülümüze gelene kadar gelişmesi için yardım ettiği. Zaman zaman astronomi ve astroloji kelimelerinin içiçe girdiği yazılara tanık olduğum kitapta, mantıklı ve elle tutulur bilgilerinin bulunmadığını söyleyemem bir rasyonel duruşum olsa da. 

Kitabın yazılış tarihi 1976 ve Ruh ve Madde Yayınlarından çıkış tarihi kasım 1998 ‘de. İnternetteki araştırma yayıncılığı gelişmediği dönemlerde onikinci gezegen, bu kadar süre geçip de geç çevrilmesine rağmen, hakkında yazılmış en iyi kaynak özelliğini koruyor, başvurduğu belgeler itibariyle.

Şub 142007
 

Gözyaşlarının Düeti Sessizdir

 

gecenin eli kulağında 

bir hanımefendi edasıyla 

mum ışığının 

gölge oyunlarında 

kızarmış büftek tadında 

konuşuldu seninle havadan sudan 

karanlık çok sıcaktı 

serinlemek için 

üzerinden çok sular aktı 

ter kokularının yerini 

binbirçeşit bitki özleri aldı 

dağları içine alan göllerde yıkanıldı 

ardından gölden yansıyan Sırlar Dağı’na tırmanıldı, 

Tabiat Ana nasılda doğurmuştu 

sanatkar yavrularını 

zaten gelmişti de 

asırlık darağaçlarının 

güller açma zamanı 

o an şu gönül görmeyi diledi 

Papatyaların Tacı’yla saçlarının tanışacağı anı… 

 

kabul etmek lazım 

ürkektik ikimiz 

bir ceylan kadar 

meraklıydık da 

iki yürek tek bir bedende nasıl atar 

soruyorduk geçmişimize 

yaz gününde kelebekler nasıl uçar 

ne zaman arayacak bir nektar? 

 

sessizce yaklaştı Gözyaşının Çocukları 

çevirdiler etrafımızı 

eskilerden ve yenilerden 

acılı bir fener alayı 

gören gözlerim ne kadar hissedebilirdi ki 

sol anahtarıyla kilitlenmiş kalbini 

bastonların sana olan sevgisini… 

o bastonlar yüreğimi deldi geçti 

her yere değişinde 

her makamdan dinleyişimde 

açıldı gözüm 

buğulandı yüzüm 

o Sevginin Nefesi’yle… 

 

tam da sırasıydı 

balkonuna kadar gelmiş bak 

elindeki sihirli değnekle Uykunun Kızı 

dokunuldu onunla ufak bir deryaya… 

bir aslan, rüya görür müydü 

görse gökyüzünde yürür müydü 

Aslanın Rüyası düşlerime gözükür müydü… 

takıldı kafama işte 

ağrılı sırtının nefesimle ısıtılmasına kadar 

şehrin ışıklarının bir perdeyle söndürülmesine kadar 

Uykunun Kızı’nın onunla kaçıp gitmesine kadar… 

 

kim inanırdı ki 

o Sevginin Nefesi 

Buselerin Kırmızılığı’nda 

bir Aşıklar Sandalı’nı 

yanaştıracak Ruhlar Limanı’na 

karşılayacaklar bizi 

dilimize doladığımız 

Gözlerimizdeki Şarkı’yla 

tenimize sürdüğümüz 

Nefesimizdeki Koku’yla 

çalınan Aşkın Alfabesi’nde 

sevgi sözcüklerinin bulunuşuyla 

iki bedenin birleştiği 

İbadetin Mısraları’yla 

 

olur olmaz demeyin 

Gökyüzü Çeşmesi’nin altında sevişti birileri 

inanmamazlık etmeyin 

yeraltına gizlendi Gazabın Perileri 

duyduk duymadık demeyin 

ortaya çıktı Süt Anneleri 

emzirildi Yağmurun Bebekleri 

kutsandı Toprağın Kudreti 

çözüldü Meryem’ın dili 

şehre uçtu Masumluğun Güvercinleri 

altın ok, gümüş yaydan fırladı gitti 

gitti bir kelebeğin içine girdi 

girdi ve Ateşin Oğlu istendi 

o geldi ve Suyun Kadını’yla evlendi 

Çardak Bakireleri’yle bir düğün senfonisi bestelendi 

Gözyaşı Çocukları’nın korolarında söylendi: 

 

sen ve ben kadar 

şehirli bir günah dedikodusu 

sokaklardaki yollara tohumlarını ekiyor 

 

sen ve ben kadar 

dökülen sonbahar yaprakları 

azaptaki şeytanın yüzünü saklıyor 

 

sen ve ben kadar 

özenle süslenmiş Japon Bahçeleri 

İlhamın Rüzgarları’yla sulanıyor 

 

sen ve ben kadar 

iffetli Gecelerin Kraliçesi 

Ayışığı Kralı’nın önünde soyunuyor. 

 

sen ve ben kadar 

zevke dalmış Deniz Civcivleri 

kanatlarını okyanusa sarmış, çiftleşiyor 

 

sen ve ben kadar 

ıslanmış nilüfer çiçekleri 

Ormanların Uğultusu’nda süzülmüş yol alıyor 

 

sen ve ben kadar 

yorgun düşmüş Varoluşun Elleri 

kapılarını ardına kadar açıyor 

 

sen ve ben kadar 

güçlü Kartalların Mecnunu 

tüylerini kabartmış uçmaya hazırlanıyor 

 

sen ve ben kadar 

geçmiş Tanrıların Çelenkleri 

onların parlaklığında yok oluyor 

 

sen ve ben kadar 

firarı verilen düşlerde 

Ayçiçeklerinin Yüzü güneşini arıyor 

 

sen ve ben kadar 

özlemle kavrulmuş çalar saatler 

şimdi tövbekarlığa kurulmuş 

Zühre Yıldızı’nın doğmasını bekliyor

 

Reha Başoğul

Şub 142007
 

Evrensel Korku

 

durduk yerde buhranlandın akşam akşam 

yanık günün tuzunda eridim 

yılan gibi kıvrıldın gönlümde 

okyanusa sarıldım üstümü örtmeden 

 

çizgiler neydi teninde 

fırtanın izleri mi yoksa acının darbeleri mi 

yorgun düşmanla ikinci bir savaş niye 

zamanı uçur gönlünde, ara kendini bende 

 

yangınları say bahrında 

kıvrıl hücrelerinde hızlıca 

damarlarındaki şarkılarına meze ol 

sazlıkları ara kanının son damlasında 

 

yalnız bir çocuk düşün kalbinde 

ulaşmadığın, bilmediğin birini 

kendini hapsettiğin ama tutuklu kalmak istediğin 

ona var, onu hisset çaresini bilmeden, umursamadan 

 

ezgileri gördün mü orda 

kılıcınla kesebildimi her birini 

taşın ağırlığını bildin mi üstünde 

ucunu çözelebildin mi ipin 

 

kızdın mı bana, aradın mı beni tutsaklığımda 

nice yürek eskittin başka maphuslarda 

oysa ki bakmadın hiç içine 

sormadın beni kendine 

 

uçurtmaları hatırlatma bana, 

dönen fırıldakların haddi hesabını 

hafızama yenik düşürdün 

saf gülücükleri gösterdin, kirletmeden 

yıkıl karşımdan diyemeden 

içimde filizlendin herzaman, aniden 

 

sen kimdin beni üzmeden anan 

yaşlandıkça küçülten, soruldukça yanıltan 

tanıyamadım seni bir türlü 

nolur yine gel, yine uğra bana…

 

Reha Başoğul

Şub 112007
 

Erken Boşalan Şiir

 

Siz hiç gördünüz mü 

bir akrebin 

vaktinden önce kendini soktuğunu 

ya da dişi kurdun 

doğurganlığını tutkusuna kanıt olarak sunduğunu? 

 

hiçbir ağaç 

kök salma duygularını bastırmış mıdır 

üstünden geçen uçağın 

yaprak zarını sersemletişinde 

veya üst komşusunun bir fincan kahve hatrı 

mâni olabilir mi 

azgın martının kanatlarını erkeğine sürtmesine? 

 

kimse tahammül edebilir mi 

şehrin göbeğinde 

doğal seçimin kulağını yalayan 

ve göbeğini emen erkeğe 

sokak arasındaki köpeğe ettiği gibi? 

 

bana sorulabilir mi şimdi 

insanlardan gayrı 

Ay’daki kahve falına bakarak 

niye üç vakte kadar 

tulum içinde beklerim peynirimi 

ya da burada gürleşir 

ve vaktini bilir horozun sesi? 

 

çünkü çatlatarak şehrin göbeğini 

akarsu yatağında 

ve tavuğun coşkusuyla dile gelir 

üstelik doğanın bozulmamış rahminde 

sevişmeden önce aşılır 

ve yazılır erken boşalan şiir 

 

oysa ki 

bir erkek belki affedebilir 

vaktinden önce 

kadının içine erkenden boşalmasını 

ama ya şiir 

şiir aşabilir mi bunu 

rahmine girilmeden 

ve soyunabilir mi 

duygularını içine dökmeden 

hem de kendisinden gayrı? 

 

dikkat çekicidir ki; 

 

bu yüzden tarihi zehir 

doğa yasalarının çıplaklığına tabidir 

asla onu tatmin etmez 

ve elenir erken boşalan şiir

 

Reha Başoğul

Şub 092007
 

Toplumdan soyut yaşayan karakterlere sahip(genç ve güzel bihter ve onla ikinci evliliğini yapan zengin dul ve küçük bir kızı ve oğlu olan ellili yaşlarda Adnan ve onun yeğeni Bihter’in yasak aşkı çapkın Behlül)her iki ailenin de, masumiyet, uyum ve sonsuz mutluluk özelliklerini taşıyan unsurları bünyesinde barındıran, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “üslup makinesi” diyerek sözettiği Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk edebiyatında ilk realist roman olarak anılmasına sebep olan eseri….

Adnan’la mesut bir şekilde ve aldatmıcam* ülküsüyle evlenen Bihter’in, yaşak aşkını yorumlayışı ‘tensel mi mental aşk mıdır?’ arasında bir yerdir ama Behlül karakteri bunu tenselden ibaret görünce bihterin ruhani vaziyeti iyice çöker ki bunda kendine yaptırım uyguladığı şeyleri çiğnemesi ve annesi firdevs hanımın da kötü model olarak alıp, sonradan ona uyan hallere girişmesindeki gurur kırıklığı da vardır. adnan’ın kızı ve yaşam tecrübesi fakiri nihal’in, bihter’e karşı hem dışavurum olarak hem içsel karşıt düşünceleri, romandaki taraf yaratma metodunu uygular niteliktedir. yazar,doğu-batı arasındaki kadın erkek ilişkilerinin, ahlakın, cinselliğin tezatlığını da nihalin mürebbiyesi sayesinde aktarmış olur. Diğer yandan; Behlül’ün ‘kadınların cinsel arzularına isteseler de hakim olamazlar ve ikiyüzlü davranırlar’ prensibiyle ve bu anlayışla bihterle ilişki yaşaması, ilişki yumağının zengin sayıdaki çözüm makaslarından biridir. Ayrıca Uşaklıgil’in yalı hayatı yaşayan bu iki ailenin gerçekçi tasvirleri, dikkati çeken ve romanı realist kılan edebi unsurdur.. Nedense Bihter deyince, Peyami Safa’nın Şimşek kitabındaki pervin aklıma geldi.

Şub 062007
 

Nasıl?

Ellerimle yorgun yüzümü traş ederken
görevi bitip giden deri hücrelerimden ne farkım var şimdi?
neyin tazeliği neyin eskimişliği…
Aynaya yaklaşıp bana bakarken
senin kadar geçici olmadığımı kim söyleyebilir ki şimdi?
çekilirsin oradan
ve yok olur tüm görüntüm doğadan…

Tanıksız bir cenk,
soluksuz bir kelam mahkumuyum.
eşkalimi asmışlar geleceğin bahtsız suratlarına,
oysa ki çoktan hazır benim tabutum.

zamanın arkamdan hançerlediği gövdem
sabırsız bakıyor artık içimdeki dem
çocuklarımın göğüslerine ektim çiğdem
erbabına sorarsanız beni istiyor sanem

yetişemedim taş basılan kursaklara
üzülemedim sabun yapılan balinalara
söyletemedim hile karışan tartılara
soramadım bunları yürek okşayan kavuştuğuma

kendimin ibretini kaybettim
özgürlüğümün tezkeresini verdim
günah kefenini
üstüme göre biçip giydim.

yine de soyup çıplak bıraktılar beni ağaçlar
alnımda yazılana bakmadan yürüdüler benimle kuzular
yol nereye götürür bilemesem de
bekliyordu beni iki türlü sefaret
ya olacaktım bir esrarkeş
ya da basit bir simkeş…

varoluşumu arıyorum
varedenimi…
bana söyleyin nolur
nasıl varız denir
nasıl yokuz denir de
üstümüze başımıza bulaşmaz çamur?

Reha Başoğul

Oca 192007
 

imgenin pornografisiTarihte ve olası her türlü ikona üzerine estetik teorisi çerçevesinde yorumlarla bezenmiş bir Zeynep Sayın kitabı.. İçinde teşhircilikten, dinsel temsillere, rönesanstan felsefeye bir çok açıdan imgenin, pornografik oluncaya kadar ve olduktan sonraki geçirdiği evrimlere dair tahliller mevcuttur…