Mar 222009
 

 

Musa'nın Başağrısı

Türk Nöroşirürji Derneği bülteninde  op. dr. Ali İhsan Ökten’in yazdığı doyurucu makalenin konusu ve ismidir: araştırmasını özetlersek; 

– john keats’e göre; “zevk zaman zaman gelen bir ziyaretçidir; ama ağrı gaddarca bize sarılır kalır.” 

– Yazar Mehmet Eroğlu son romanı “belleğin kış uykusu” adlı romanında acı, mutluluk, bellek, belleksizlik gibi kavramları sorgular. Yazar romanında nasıl karanlık için ışık gerekiyorsa, hayat içinde acı gerektiğini belirtir. mutluluğun geçici bir şey olduğunu acının ise duygu, merhamet ve vicdan gibi erdemlerimizi geliştirdiğini satır aralarında açıklar. 

– Ağrıyı soyut bir ağrı, yani aşk ızdırabı olarak kullanmak isteyen yahya kemal “günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum. / yarab hele kalb ağrılarım geçti diyordum” derken “ağrı” kelimesinin başına kalb kelimesini getirmekle kelimeyi soyutlaştırabilmiştir. 

Continue reading »

Mar 222009
 

 

Ne zaman?

Dilemma konusu açılınca aklıma gelen ve hopi kızılderililerin dilinde olmayan, zamanın dilemma hali… 

Benjamin Lee Whorf şöyle diyordu hopi kızılderilileri ile ilgili çalışmasında; “uzun ve dikkatli bir analizin sonunda, hopi dilinin, bizim “zaman” dediğimize, ya da geçmiş, gelecek dediğimize, ya da süren, geçti dediğimize doğrudan tekabül eden hiçbir sözcük, gramatik biçim, kuruluş ya da ifade içermediği görüldü. (carroll). ”

Dilde zamansal görünümün evrenselliği ile ilgili çalışmalar, zaten gramer olarak hepimizin önünde duruyor ve ilk öğrendiğim zaman, akla yatkın gelen bir felsefeyi de çağrıştırıyordu bana Benjamin Lee Whorf: tanrının, kadının, erkeğin, aşkın, mekanın, sezginin, doğumun, ölümün ifadeleri zamana bağımlı olmasıyla ne kadar da mutlak gerçekliği anlatıyor bize, tartışılır.. Her söylenim, açık ya da örtük üç anı belirtir diyor dil felsefesinde uzmanlığı aşikar hans reichenbach: konuşma anı, olay anı, olaya gönderme yapılan an. Bu ilke dahilinde bakılan edebiyatta, kuşkusuz dili zamandan bağımsız anlatmak imkansıza yakın derken, hopi’lerle gelen bir arıtım duygusu insanı düşündürmüyor değil. 

Farklı açılardan ele alabiliriz bunu. Psikolojik, biyolojik, izafi zaman gibi ve tüm bunların üstüne yazılan edebi eserler, bilimsel çalışmaların analiziyle hopilerin kendi bilgeliğindeki zamana yer vermeyişinin tezatı, bilişsel öğrenmelerimizde ‘ben’ olgusunu tekrar ele almama sebebiyet verir hep işte, yazarken, giderken, gelirken, iletişimde ve ilişkilerde.. 

Bir diğer konu ise, dilde zaman kavramının yaratılmasının iş dünyasındaki ya da vahşi kapitalizmin en büyük silahı olduğu anlamına gelmesi… Şöyle ki; insanların kiralarını, maaşlarını, alım güçlerini, tatillerini, sigortalarını, faturalarını hep dille ifade ederken çıkan ve tümevarımla varılabilecek toplumsal buhranın kaynağı olarak, dildeki zaman kavramını güncel neslin kendisiyle beraber bir iç hesaplaşmaya sokması gerekiyor üst düzey yöneticilerden alt düzeye kadar ki ‘neden?’ derlerse; baksınlar edebi ederlerdeki, zamandan ve günlük hayatın bir periyoda bağlanması(hafta/ay/gün/yıl/yüzyıl) kaynaklı çekilen ızdırab tasvirlerine… baksınlar, kafi..

Mar 222009
 

bravenewworld-heads

Basit ifadetle edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın tiyatroda olduğu gibi Ayna Felsefe’sine uygun bir şekilde aynı anlamı taşımadığını düşündüğüm çok geniş konular bütününü kapsayan bu araştırma alanına edebiyattan başlarsak ve kısa ve spot örneklerle yorulmayarak sakin sakin ilerlersek;

bir “Yeraltından Notlar” düşünün ki toplumun içindeki bireyin insan olmanın yük olduğu şekilde tasvir eden, bir “Huzur” romanı düşünün ki, intihar, ateizm, doğu-batı çatışması, ilişkilerdeki uyumsuzluğun halen yaşanan gerçekçiliğini ve aydın kesme olan şehvetin ve bu şehvetin getirdiği aceleciliğin faturalarını gösteren, diğer yandan Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye“‘deki yine bireye indirgenmiş ama bütünde toplumun muhafazakar ve batılılaşma arasındaki ikilemlerini yansıtan, bir “Matmazel Noraliyanın Koltuğu“‘nu düşünüp tüm bu toplumdan uzaklaşıp kendine bir sayfiye mekanındaki huzur dolu alanda kendi içine çekilmemiş bireyi yansıtmayan ve bunların üstüne hala Peyami Safa’nın riyaziyet eğitimiyle adam olacak toplum düşünü roman dışındaki haliyle vasıflayan, ya da şiirlerde akan nice toplum manzaraları,(misal, kurtuluş savaşı destanı gibi toplumsal direniş tarihini hatırlatan, ya da Atilla İlhan’ın “cinayet saati” şiirindeki gibi toplumsal suçları dile pelesenk kılan, diğer yandan Orhan Veli Kanık”‘ın “Açsam rüzgarında” şiirindeki gibi toplumsal melankoliyi vurgulayan ya da Cemil Meriç gibi adalet ve hürriyet sunağından toplumu çıkartmayan ve bir ton yabancı edebiyatçının buhranın içselliğinden dem buran Kafka’sından, olumsuzlanma cesaretinden dem vuran Albert Camus‘una kadar nice edebiyatçı varken bir de toplumdaki edebiyata yan gözle bakılan köhne bakış açılarında eriyen yine aynı yazarlar ve aynı sefil evler ve değersizliğe kına yakınan ölümler… Bu yüzden tüketim toplumunun da yansıtıldığı bir keşmekeşlik içinde, asla edebiyattaki toplumla, toplumdaki edebiyatın muadil bir tanımını bulamayacağım gibi geliyor…

Mar 222009
 

benjamin

Reklamı, hayal vaatlerinin kendi endüstrisine bir vergi gibi dayattığı kurnazlık olarak farzeden, esin kaynaklarından biri “Alois Riegl”, “1900’lerin başında Berlin’de çocukluk” kitabında: ” bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister.” diyerek istemsiz yanılgılara, alegorilere, zamana dair görüşleri sunan, estetik kuramcısı olarak ise “estetik teorisi” kitabında, Rainer Warning’in alımlama estetiğindeki gibi Theodor Adorno”nun topluma ve sanata olan bakışını merkeze koyan analojileri bize sunup, şiiri okuyucudan, resmi seyirciden, senfoniyi de dinleyiciden, ne meydana geldiğini ne de onlar için üretildiğini anlatmak gerekmediğini, sanatı onu alımlayan suje çevresinde görüp, bundan uzaklaşıldığı takdirde oluşabilecek klasik estetik sorunlarının üzerine giderek, eşsizliğin güzeliğine olan sadakatiyle bilinen alman toplum, sanat, edebiyat, yaşam, felsefe, estetik ve kabul buyurursanız görsel iletişim ve tasarım, reklam etiği cerrahı…