Reha BAŞOĞUL

Ağu 112004
 

Sevişeceksin

ağzında buz kırdığında
ormanda kaybolduğunda
terasa çıktığında
klozeti kapattığında
şelalenin altında
paraşütle atladığında
at sırtında
güneş battığında
havai fişekler patladığında
kurtlar uluduğunda
tren vagonunda
sinema salonunda
dilini kanattığında
ada vapurunda
yaya kaldırımında
tenis kortunda
opera çaldığında
deniz yatağında
tramvay yokuşunda
dolmuş kuyruğunda
sabah kahvaltısında
deniz manzarasında
uçurumun kıyısında
köy pansiyonunda
çadır hayatında
irlanda barında
divanın kenarında
peri bacalarında
saçlarını kokladığında
sütten bıyık olduğunda
arabanın arkasında
reklamlar başladığında
antik tiyatroda
metro çıkışında
yemek masasında
rafting botunda
yerebatan sarayında
boynunu ısırdığında
motor direksiyonunda
yastık savaşı yaptığında
otobüs durağında
flamenko ağıtında
kiralık karavanda
havuz başında
su kaydırağında
mağaranın karanlığında
at arabasında
benzin istasyonunda
sörf tahtasında
çatı katında
şömine başında
çıplak olduğunda
SEVİŞECEKSİN

küvetten çıkmadan
gün doğmadan
utanıp sıkılmadan
vizeler yaklaşmadan
bekçiler basmadan
üzerini çıkarmadan
adını sormadan
masaja başlamadan
gözleri kapanmadan
alkol almadan
nefret duymadan
çayın soğumadan
kucağında uyumadan
hocalar yakalamadan
paçaları sıvamadan
okulu takmadan
mehtap kaybolmadan
denize açılmadan
sümelaya çıkmadan
şiir yazmadan
kapı zili çalmadan
yemek yanmadan
abisine yakalanmadan
tulumun ısınmadan
kalp kırmadan
dağa ayak basmadan
telefona çıkmadan
kuşları kaçırmadan
çiçekler açmadan
duvara tırmanmadan
tadını kaçırmadan
SEVİŞECEKSİN

kapı eşiğinde
iççamaşırı giymediğinde
ağaç dibinde
bahar geldiğinde
şarkı söylediğinde
karşındaki istediğinde
gemi güvertesinde
fotoğrafını çektiğinde
şehirlerarası otobüste
bar tuvaletinde
deniz otobüsünde
samanlar içinde
dilini emdiğinde
şezlong üstünde
burnunda kar tanesiyle
kale içinde
balık pişirdiğinde
iç geçirdiğinde
gök gürültüsünde
sırtını çizdiğinde
kavga ettiğinde
cırcırböcekleri öttüğünde
ölümü sevdiğinde
sallanan sandalyede
deniz iskelesinde
kır kahvesinde
balon yükseldiğinde
soğuk parkede
bronz teninle
saklı kentte
rembetika bittiğinde
faytona bindiğinde
suyun derinliklerinde
seni öptüğünde
kaptan köşkünde
aynı anda istediğinde
Taksimin göbeğinde
elleri üşüdüğünde
yüksek sesle
çamlıca tepesinde
ağaç evde
komşunun bahçesinde
dağın zirvesinde
gel dediğinde
yıldızların büyüsünde
efes harabelerinde
karpuz kestiğinde
masal bittiğinde
denize girdiğinde
finaller bittiğinde
deniz fenerinde
poponu ellediğinde
tarlayı sürdüğünde
yapraklar düştüğünde
çocuk düşündüğünde
köşebaşına geldiğinde
okul kantininde
kız kulesinde
atlar kişnediğinde
SEVİŞECEKSİN

kanın kaynamışken
çimler ıslanmışken
patron gelmeden
sahilde yürürken
tuvalete girmeden
mumlar sönmeden
çapayı çekmeden
rahatsız etmeden
ev boşalmışken
Ay tepedeyken
ayaklarını suya salmışken
çöpü dökmeden
yatak serinken
yıldız kayarken
çilek dilindeyken
gökkuşağı açarken
düşünde görmeden
balkona çıkmışken
bisiklete binerken
son birkez demeden
burnunu öpmüşken
soyunmayı beklemeden
kış gelmeden
asansöre binmişken
traş olurken
dondurma erimeden
göbeğini gıdıklarken
film izlerken
beste yaparken
araba kullanırken
antremana gitmeden
hamaktan düşmeden
köpek gezdirirken
ritmi tutturmuşken
dudaklar ıslakken
uyku sersemiyken
odanı kilitlemeden
parmaklarını sokmuşken
duman ağzındayken
sırtın terliyken
ağda yaparken
karlar soğukken
duş alırken
kimseye gözükmeden
klima açıkken
dilini bilmeden
elbisesini yırtarken
göğsüne yatmışken
kötü adam ölmeden
yağmur yağarken
yazı yazarken
seni istemişken
ailesi gelmeden
müzik dinlerken
ders çalışırken
kumlar sıcakken
çömlek yaparken
onu soyarken
dans ederken
duvara dayamışken
üstünü örtmeden
çoraplar ayağındayken
bedenin boyalıyken
gözlerin kapalıyken
elin değmişken
SEVİŞECEKSİN

Kalbini açtığında
cenazesini kaldırmadan
ruhunla hissettiğinle
yarınını bilmeden
SEVİŞECEKSİN

Reha Başoğul

Tem 162004
 

Freud’un kuramlarının karşıt bütünlemesine sahip yaklaşımları olan ve Erich Fromm söylemine, sinerjisine ve kendisine yakın Karen Horney tarafından ‘womb envy’ terminolojisiyle kazandırdığı psikoanalitik teori…

Penis kıskançlığı’ndan ve Freud’dan farklı olarak Horney, -Fromm gibi- kişinin cinsel kimlikten ibaret olmadığını ve onun sosyopsikobiyolojik bir varlık olarak, erkek tarafından, sosyal kimliğini, doğurganlığını, cinsel nesne olarak toplumun kadına odaklanmasını kıskanabilir.

Ağu 232003
 
Yaşama Sanatı
” dünya tinsel geleneklerinde gündelik hayatın estetiği” mottosuyla ‘gündelik hayat felsefesi’ kategorisinde benzerlerinden sıyrılan zengin bir Crispin Sartwell kitabı.

iki bölümden oluşuyor : ‘sanat kavramına giriş’ ve ‘estetik yeniden bütünleşme’. birinci bölümde “sanat” deyip geçtiğimiz olgu enine boyuna tartışılmış ve açıklanıyor ki zenginliğin bir başka açılım göstergesi olarak her sayfasında en az 1 dip notun var olduğunu söylemekte fayda var. 1. bölümde zen ve yaşama sanatı konularından bir alıntı yaparsak;

“.…eğer ortaya koyduğum türden bir görüş doğruysa o zaman sanat, anlamlı bir hayat sürmenin bir yoludur. çoğumuz gözümüzü bir amaca diker, onun peşinden gideriz; o amaca eriştiğimizde ise bulabildiğimiz tek şey içimizdeki boşluk duygusudur. bunun bir nedeni herşeyi dışlayarak hedefe kilitlenmemiz ve o hedefe ulaşma araçlarını sadece engeller olarak görmemizdir. bu şekilde, en büyük arzularımızı gerçekleştirirken bile sefil olmak mümkündür. ama eğer bu arzuların gerçekleşme süreci insanı içine alan bir şeyse, bu gerçekleşme için harcanan zaman boşa gitmemiş olacaktır. ben bir kişinin hayatının bir sanat eseri olabileceği ve bir yaşama sanatı bulunduğu iddiasını ciddiye alıyorum, hem de kelimenin gerçek anlamında….

İkinci bölümde, konfüçyüs düşüncelerine yer verilmiş. teknolojinin tao’su (yol’u), bilme sanatı, sanatın geleceği ana konuları oluşturuyor. sanatın tao ile ilişkisi ve günlük yaşam’da taoizm güzel irdelenmiş diyebilirim.

kısacası bu kitap biraz şuna getirmek istiyor: dağda derviş olmak kolay, gel, bir de şehre in ve istanbul trafiğinde derviş olmayı dene….

Ağu 182003
 

İlk Cuma

Yorgun bir akşamüstü bu
sıradan bir kaderin oynandığı ilk cuma
sahiller, sokaklar ve yılanlar yine orada bekliyor onu
kendimin çaresini arıyorum bezmeden, düşmeden

bir çizgi görüyorum ilk başta uzaktan
Biraz yakınlaşınca çukurlukları seçebiliyorum
Ve büyüyor gitgide
ışığa da ihtiyaç yok, hissedebiliyorum çünkü

evet bir yaşamın gözyaşlarının bıraktığı izler bunlar gözlerimin altında
her gün bir savaşta bayrağını kaybeden askeri oynamak gibi bir anı yaşadığım oralarda
bir nilüfer yaprağında yıllardır süzülmek kadar çaresiz, bir o kadar da güzel

nedir istediğim senden benim
kuytu köşelerde para verdiğin dilenciler kadar açsın bu hayata
eğer bir müzisyenin bestelediği hüzün nağmelerinde yaşıyorsan hala
dönüp bakma orada çalana, çünkü duydukların senin ölüm çığlıkların

işte bu yüzden belki yok etmeliyim o izleri oradan
o izleri kimbilir, kırdığım şişelerle beni bekleyen adadaki, zamanı bilen birine ulaştırmalıyım
bir çeltik daha atmaz belki artık

uçların adamı olduğum yıllar
kezzapların sıcaklığını tadardın
doğanın sana verdiği her şimşek
çevrene koyduğun önyargılar kadar yüklüydü

anlayamadım işte, biraz akılmış ihtiyacım olan
o izlerin gördükleri
nedense bir bebeğinki kadar
haketmiyorum işte ondan,
her gördüğümde acı veriyor maalesef

Sandaldaki aşıkları bilir misin
hani kuğuları seyredeler de koklaşırlar
ve sonra aşkı anladık diye bakarlar beraber sudaki akislerine
bilmezler ki baktıkları gördükleri, yaşadıkları aşk değil

Sıradan kaderin ilk cuması
yine istanbul, yine bir ayna
Bu sefer zorlanmadan çıkan sıradan bir gözyaşı daha hızlı damlıyor
Belki yüzümdeki izlerin arttığındandır
Ona sormalı sebebini
Nedersin hayat kardeş, çok mu hızlı akıyorsun artık ha?

Reha Başoğul

Şub 162003
 

Ayna

Her gece bir mum ışığı arar oldum,
kayboldum.

beni bende bırakmak istemeyenlerden kaçtım,
şanslıydım.

gecesiz düşünemez oldum,
korktum.

geçmişte şiirden nefret edendim,
sevildim.

ikiyüzlülüğü sorguladım kalanlarla,
umutlandım.

içimi keşfetmekten yoruldum,
dinlendim.

her gece soluksuz bir kitabı soludum,
boğuldum.

çok bebeğin kalbine ok attım,
vuruldum.

her gece yılanların koynuna girdim,
sarıldım.

her doğumda uyanık kaldım,
üşüdüm.

hayatı olduğu gibi kabul edemedim,
kızdırdım.

üç şey istedim gözlerim açıkken:
herşeyi bilmek
her bildiğimi paylaşmak
ve başarmak,
yanıldım.

çekindim bahşedilen yirmidokuz harften,
aradım.

su içtim,
yoğruldum.

Ve ben her gece yazamadım,
uyudum…

Reha Başoğul

Ara 232002
 

Saatlerime Kar Yağdı

yaşatamıyorsun bu dünyanın aşklarını
bir bebeğin rengini bulmamış gözlerinde
ninnileri dinlettiremiyorsun azmış kinlere
bir türlü uyutamadın onları kabuslu gecelerde

soğuk kış ayazında, sıcak bir kulübede
şömine başında, Ay eşiğinde
sallanan bir sandalyeye yerleşirkene
yazılıydı bu satırlar saklı bir kitabın içinde

bir tarafta uyuyan sevgilin ve ona bakan gözlerin
bir tarafta tavşanlar ve onları ısıtan gülücüklerin
donmuş bir kale kapısı gibi sanki beklediğin
zorlayıp kırmak istediğin ise sonsuz düşlerin…

insanlığın ziyafetine az kaldı dediğin
çıkılmaz kulelerde el verip çektiğin
orman kokularını üfleyip beslediğin
bir düşü gösterdi hissettiğin

karlar üstünde kan damlalarını saydığın
özgür dağlarda ismini sayıkladığın
kayaların arasında saklayıp bıraktığın
bir aşkı dinlettirdi çağırdığın

tüylü kalemlerden parşömen kağıtlarına
üstad çizimlerinden akit sandığına
gizleyerek kaşıdığın ölümsüz yaralara
bir son güsterildi kalanlara

kara bulutlara bakarak oyduğun
arkana bakmadan soyduğun
ayrıntılarını aradığına sorduğun
bir heykel bitirdi konuştuğun

odun seslerinden sayfa hışırtılarına
kadın dilinden aşk bataklıklarına
kudüm iniltisinden köpek havlamalarına
bir doğumun korkusu yapıştı duyduklarına…

Reha Başoğul

Ara 102002
 

NEDEN UZAYDA KOLONİLEŞİYORUZ?

“Her şey beklenti içindeydi, her şey sessiz ve sakindi; hareketsizdi ve gökler bomboştu”

Eski bir Maya efsanesinden alınan bu cümle, uzun bir süreçten sonra Dünyamızın yaşadığı evrimin başlangıcını belki de sonunu belli ediyor. Göklerin bomboş olmasından rahatsız olan yeni Dünyalı bizler, bir çok uydu attık geçtiğimiz yüzyılda uzayın görünen boşluklarına. İlkçağdan itibaren Çinlilerin, Moğolların roket sevdasından alınan güçle 20. yüzyılın süper güçleri önce uzaya çıkıp hava atma yarışına girdiler. Bu uğurda yapılan çalışmalar birçok dünyalının ölümüne neden oldu.
İnsanoğlu gökte yerleşmek için içinde beliren kıpırdanmaları bilim-kurgu öykülerine aktardı. Bu öykülerin temeli ilkçağlardaki uygarlıkların keşif merakından doğmuştu ama bilim-kurgu yazarları uzayda yaşamak yeni gezegenlere ulaşmak ve onların üstünde yaşam destekli, kanunları olan yepyeni bir uygarlık yarattı: UZAY KOLONİLERİ. Ve bu fikirler bilimsel anlamda değer kazandı ve bilim-kurgu romanları aldığı temelleri , insanoğlunun uzaya çıkıp yaşaması için astronomlara ilham verme suretiyle yeni temellere dönüştürdüler. Ve Voyager, SkyLab, Artemis, Space Stations gibi projeler için gün doğdu.
Savaşların, çevrenin ve psikolojinin olumsuz etkilerinin yavaş yavaş bir bulut gibi insanlığın üstünde yer etmesine karşın aynı insanlık o bulutları delip yeni uygarlıkları aramak istiyor. Peki neden?
Bu konuda Prof. Dr. Carl Sagan‘ın bakış açısı oldukça ilginç ” Ne zaman tüm Dünya ve gezegenlerin hepsi keşfedilirse, ne zaman bizler Güneş Sistemi içerisinde kendi kendine yeten bir topluluk olursak, ne zaman ve bir kez daha içimizdeki amaçsız dürtü uyanırsa, o zaman başka yıldızların başka dünyaları ve gezegenleri bizi işaret ederek parmağıyla çağıracaktır.”
Bunun anlamı çok derinlere inerek insan sosyolojisinin içinde aranabilir. Kolonileşmenin nedenleri arasında bu araştırmayı yapanlardan birinin söylediği söz de en az Carl Sagan’ın saptaması kadar ilginçtir:“Dünya hasta değil, o hamile”

Eki 112002
 

Kelimeler

doğa
deniz
kum
güneş
yeşil
kuş

istediğimiz
yosunlarla
seviştiğimiz
sıcak
akşamüstü
unutulan
mazi
eğlenen
bizler
ansızın
çaldı
açıldı
gözler
mazimiz
arıyordu
yine
kötü
haber

ses
titrek
korkmuş
çaresiz
dil
dönmez
ses
bağırır
gel
nolur
tek
sen
gel….

isim
muğlak
yüzüm
pörsümüş
çehrem
buzlanmış
kulağım
korkmuş
sesim
kısılmış

bunlar
dansetti
birbiriyle
çarpılan
hep
her an

yol
bilinen
an
bilinen
sebep
bilinen
ses
bilinen
gözyaşı
bilinen
sonuç
bilinen
çare
bilinen
zaman
bilinmeyen

uzun
yol
kısa
cümleler
sessiz
isyankar
kendinle
mazinle
zamanla
bilinmedik
hesaplaşma

gözler
gözlerle
buluştu
anlatılanlar
doluştu

kadın
doğal
sıcak
genç
güzel
güçlü
cesur
yalnız
idi
şimdi
zayıf
titrek
çaresiz
kısılmış
korkmuş
buz
pörsümüş
muğlak
dostuyla
beraber
biri

güpegündüz
kimse
orada
yoktu
etini
zorla
bıçakla
tehditle
adice
topluca
umursamazca
aldılar
onlar

gece
kadın
giysileriyle
sarılmış
benle
benden
uzak
kanepede
hiçbirşey
görmüyor
görülen
o an
gözlerde
beliren
yüzler
atılan
çığlıklar

unutan
hastalanan
onlar
sanki
birşey
olmamış
devam
ediyor
herşey
mazi
gelecek
işbirliği

kadın
ilaçlı
boğulmuş
ağlamaklı
önce
bağırmak
sonra
susmak
istiyor

geceyarısı
ben
konuşkan
sarılgan
sadece
ortada
sordukları
ve
cevapları
maziden
damlayan
ama
durdurulan

biran
ben
soğuk
şaşıran
duran
durduran
anlayan
açıklayan
kadın
durgun
solgun
sonra
ben
akan
bakan
okşayan
koklayan
kadın
tekrar
sıcak
genç
güzel
cesur
sakin
güçlü
huzurlu
yüzü
sesi
dili
gülümseyen
gülümseten
dinlenen
mutlu
uyuyan
kalkan

tok
yıkanan
sarılan
çıplak
giyinik
biçilmiş
tedirgin
belirgin
roller
üstünde

bilinen
mazi
arkamızda
gelecek
kanımızla
kolkola
tam
şimdi
bakan
bakmayan
susan
susturan
konuşan
konuşturan
uyuyan
kalkan
ayılan
sızan
bağıran
ağlayan
coşan
büzülen
gülen
güldüren
seven
sevilen
bilen
bilmeyen
kollar
alınmalı
kucaklar
verilmeli

yaşanılan
tarihsiz
yazılmalı
yaşayan
isimsiz
kalmalı
yaşatan
şefkatle
cezalandırılmalı

dinlenilen
sevgiyle
süslenmeli
anlatılan
ilimle
bezenmeli
bilinen
eksiksiz
öğretilmeli
bilinmeyen
sahipsiz
yokedilmeli

aşk
tarifsiz
hissedilmeli
sayılar
biçimsiz
gösterilmeli

Kelimeler
bilinçsiz
kullanılmamalı

Reha Başoğul

Eyl 182002
 

Nanoteknoloji

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.
Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İnsanlık 21. yüzyılla birlikte yine özünü keşfetme yolunda büyük icatların peşinde koşuyor. Nanoteknoloji de bunun çok büyük bir göstergesi. Her gün vücudumuz dahil doğanın işleyişini derinden anlamamızı sağlayan çok büyük bir teknoloji bu. Enzimlerin işleyişinden saçlarımızın uzamasına, bir çiçeğin polen taşımasından petrolün oluşumuna kadar her şey bir düzen ve denge içinde. Nanoteknoloji ise insanlığın, doğasını keşfetmesinde ve bunu geliştirmesinde dahiyane sayılabilecek bir anlama metodu.Peki şu an da Dünyada uğruna milyonlarca dolar yatırılan , sayısız bilim adamının uzmanlaştığı, geleceğin yaratılmasında büyük rol oynayacak bu metod nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

İndeks:
– Nedir?
– NanoTıp
– NanoUzay
– NanoEkoloji
– NanoTehlike

NANOTEKNOLOJİ

Mar 052002
 

Dağ Çileği

Bir sibirya kaplanının her zaman sahip olduğu
ama pencereden hızla eriyen karlar
o beyaz saflığın önünde yorulduğu
yerine sadece ve daha soğuk rüzgarın soluduğu anlar

hiç bilmediği, tanımadığı bir dağ çileği o
sadece uzaktan dağa baktığı
sonsuz beyazlığın içinde
kırmızısından tanıdığı…

o kırmızının içindeki beyazda
bir kürenin şeffaflığı
bir cennetin aralığı
bir yaprağın acısı

hiç görmedği, tanımadığı bir dağ çileği o
oraya tırmandığı
onsuz kalamadığı
ve koparmaya kıyamadığı

zorlu tırmanışın ardından
o çileğin araladığı
bir bahçenin ufacık
ama kocaman kapısı

bir bahçe ki o, minicik adımlarla keşfeden
bir çocuk olarak dolaştığı
koklamaya korktuğu
toprak kokusunda yürümekten sakındığı

çaresizce akan zamanın
çölün susuz kumunun
yağmurun ıslattığı tenin
dışında hiçbirşey, çocuğun hafızasında bıraktığı

sözlüklerin yazamadığı
anaların anlatamadığı
şairlerin soramadığı
bir dağ çileği o

o kürenin bilinmediği
aranmadığı
güneşinin ısıtmadığı bir yerde
çocuğun sadece kalakaldığı bir dünya beklediği

çatınca o küreden çıkma zamanı
çamurun pisliği
camların kırıntısı
akan karın kırmızısı

oysaki o dağ çileğinin tasarladığı
en güzel takısıydı yaprağı
kimi zaman yeşilinin huzuru
kimi zaman kırmızısının sıcaklığı

ayrılma zamanı gelince
kaf dağına çıktı bilgenin rüyası
o dağ çileğini koparmayan
başka bir çocuğa yazdı zamanı

öptüğü, kokladığı
ama koparamadığı
sadece bakakaldığı
yazıldı dağ çileğinin şarkısı

bir minik kardelen aradı
burnuna kondurulmak üzere tavşanı
bir koku sardı etrafı
bahçeden gelen çalıntı

o unutulacak çocuğu sordular bilgeye
ne oldu ona diye
bilge akıttı gözyaşını
ağlattı soranları

her bir limon damlasıyla yazıldı onun ağıtı
ne bitti denebilir ne de başladı
önüne geçemediği, yazık ettiği ölümü
bırakmayacak yakasını

hakkında rivayetler çıktı sonraları
tez hazırlamışlar dar ağacını
üzerine aldığı tek gömlekte
bir beyaz varmış bir kırmızı

sakın sormayın zamanını
anılarını, acılarını
o dağ çileğinin yarattığı
doyamadığı büyük bahçede arayın cevabı

Reha Başoğul

Şub 062002
 

Benim Çocuklarım

Kalbimde sayısız oda vardır benim
her odada da hiç büyümeyen ayrı bir çocuk beslerim
hepsi haylaz hepsi yumurcaktır
ama ben hepsini de severim

hepsinin bir hayali bir de aşkı vardır
kimisi de yalnızlık hastasıdır
kimsenin yüzü birbirine benzemez
ama bana göre hepsi de ışıl ışıldır…

yaramazdır benim çocuklarım
biri diğerinin odasını karıştırır
ondan hepsinin odası dağınıktır
ama ben hepsini de sabah olmadan toplarım…

Her odada ayrı bir dünya yaratmıştır benim çocuklarım
her birinin güneşi ayrıdır
ondan her çocuğum farklı saatlerde uyanır
ama ben hepsinin de cıvıl cıvıl kalktığını duyarım.

çalışkandır benim çocuklarım
kimi alimken kimi de sanatçıdır
her gün ödevlerini yaparlar
ama benim hepsine de dokunur bir yardımım

kıskançtır da benim çocuklarım
kendi ödevi için diğerinden birşey aşırmıştır
hepsi inkar eder hepsi bana bağırıp çağırır
ama ben her alınanı tekrar yerine koyarım

kimi zaman da şefkat bekler benim çocuklarım
yanlarına yatıp
bütün gece kendisiyle uyumamı isterler
ama hepsi içinde mutlaka vardır bir masalım

geceleri de çok korkar benim çocuklarım
düşlerinde canavarlar yaratır
bütün gece de onlarla savaşılır
ama ben hepsini de yatıştırırım

Ölüme inanmaz benim çocuklarım
onlara sorarsanız her biri ayrı bir ilahtır
hepsi de odalarında sonsuza kadar yaşayacağını sanır
ama ben her gün birinin cenazesini kaldırırım…

Reha Başoğul

Tem 172001
 

Palyaço

her güne gülümsetmek için başlar palyaço
ve özene bezene hazırlanır bu sihirli anlara
yırtık pabuçlarını giyer ve rengarenk elbisesini temizler
sadece işi güldürmektir onun
ve sadece güldürdüğünde mutlu olduğu sanılır…

en çok ufak çocuklar anlar onun neden mutlu olduğunu
çünkü sadece onlarda saf gülüşü yakalar palyaço
kalabalıklarda ancak işini yapabilir
panayırlarda adı anılır ama orada bile nefes alamaz o

ve gün biter palyaço evine döner
içindeki kapıyı aralar
bakımsızlıktan gıcırdamasını bile kulak asmaz
ortalık darmadağındır
heryerde toz, karanlık ve havasızlık hakimdir
bir tek kalın kitapla yaşar orada palyaço
onu içer, onu yer, onla yatar, onla kalkar
okur, bağırır ve yalanlarını yazar oraya tek tek
ya gerçekleri nereye yazar palyaço?
sadece suya yazar parmağıyla…
ve an boyunca bilinir ve yok olur gerçekler….
ışık ise yine bir tek anda gözükür palyaçoya,
o kapıdan minik bir çocuk girdiğinde aydınlanır her taraf
ama hiç gülmez çocuk palyaçoya
hep ağlar onun dizinde
palyaço ne yaparsa yapsın güldüremez o çocuğu
tavuskuşlarını anlatır ona
ahududu kokusunu okur kitaptan
kuşların uçuşunu
arıların vızıltısını
akasyaların masalını dile getirir
taze bir aşk hikayesini paylaşır onunla
gülmesi gerektiğini ve çağırır dilinden kalemine çocuğu
ama nafile…
çocuk çünkü gitmek ister o kapıdan dışarı artık
özgürce oynamak dolaşmak ister palyaçoların toplaştığı kalabalıklarda
cebindeki elma şekerlerini vermek ister.
hergün bisikletini alıp bir gazeteci çocuk olarak,
sadece insanların mutlu olduğu haberleri yazan gazeteyi kapılarına bırakmak
ister
neden kırmızı burunlu olduklarını bir bir anlatmak ister o palyaçolara
ama bizim palyaço hiç bırakmaz onu dışarı..
suratına sert bir tokat atarak bırakıp kaçar o daracık kapıdan
ve sabahın ilk ışıklarına kadar bir papatyayla ağlar onsuz
kimse mutlu değildir o evde…

hep düşünür o çocuk, sadece gözlerinin aydınlattığı odada
bir tarafı cehenneme
bir tarafı cennete bakan
bir dağdaki uçurumun kıyısında
yüzü olmayan bir çıplak bedenin
verdiği piyano resitalini dinler hep
ağlar o notalara tutunarak kurtulmaya çalışanları o sıcakta
güler o notalardan kevserlerin döküldüğü şelalelere atlayanlara…
hiç anlatamaz oysaki o beste,
bir noktadan sonsuz doğru geçtiğini
ve her doğrunun sadece kendi doğrultusunda ilerlediğini
sadece yankılanır o seslerde palyaço olmamız gerektiğini

ve bir alman palyaçonun dediği gibi,
alışkanlıkla inanıverir insanoğlu, bir söz işittiğinde.
Böylece onun neyi düşüneceği belirlenmiş olur…

Reha Başoğul

Mar 062001
 

Bekle Beni

Kırık bir cam kürenin dışından bakan sen
hep silgi darbeleri yemiş bir kağıdı andırmışsan bana

kirli pencerelerden gözkırpmışsan karlara
gördüklerini işlemişsen ellerime
kale kapılarıma dayanmışsa güllerin
bir tabloda hayat vermişsen oğluna
kazdığın çukurlar cennete açılıyorsa bir zaman
matemler yakışıyorsa ruhuna
yıldızlar şahit oluyorsa yalanlarına
annemi çalmışsan geleceğimden
gözlüğümü değiştirmişsen aynayla
yapraklara günahlarımı yazdırmışsan
masallarda cadıları kollamışsan
sevgilileri kırık okla avlamışsan
ölüleri boğmuşsan toprağında
selleri salmışsan ceddime
filizleri doğarken kavurmuşsan
ceninleri doğmadan kaçırmışsan
insanı insana satmışsan yüzsüzce
yalnızlar vadisine göç ettirmişsen onları
haykırmaları zevke saymışsan
çanları kılıcıma bulamışsan
yüzüğüme mühürlemişsen adını
vaktimi eskitmişsen karanlıklarda

sana söyleyecek son lafım:
bekle beni kurutacağım soyunu

Reha Başoğul

Mar 032001
 

Sisli Dağların Efendileri - Dağ Gorilleri - Reha Başoğul - Araştırma

Sayıları günden güne azalan dağ gorilleri, bilim adamlarının katkılarıyla tekrar hayata dönüyorlar. Şu anda 650 dağ gorili bulunan Afrika’da ve Çeşitli Ulusal Parklarda sayıların hızla artması için sürdürülen titiz çalışmaların önüne geçen savaşlar ve doğal dengeyi hiçe sayan avcılara rağmen onlar hala yalnız değiller.

HIZLI ÖĞRENİN:
*Dağ gorillerin yaşam ömrü vahşi ortamda iken 40 yıl, koruma altında ise 50 yıl civarındadır.

*Onlar Rwanda, Uganda ve Kongo ‘da yaşıyorlar.

*Bir dişi dağ gorili 10 yaşına geldiğinde ilk bebeğini doğurur.

*Dağ gorillerinin ağırlıkları 91 ile 181 kilo arasında değişir.

*Dağ gorillerine zarar verenler çoğunlukla insanlar, bazen leoparlar ve timsahlardır.

*Bilimsel adları ‘Gorilla gorilla beringei’ dir.

*Goriller 3 alt türe sahiptir. Dağ gorilleri(Gorilla gorilla beringei) , Batı Vadisi Gorilleri(Gorillas gorilla gorilla), Doğu Vadisi Gorilleri(Gorilla gorilla graueri)

*Dağ gorillari, Afrika’nın iki bölgesinde yaşarlar.

*Yetişkin bir erkek dağ gorili, iki olgun dişinin ağırlığı kadardır.

*Dişi dağ gorilleri, ortalama 8 yaşındaki yeni bir grup bulduklarında ana gruptan ayrılırlar.

*Bir erkek dağ gorili yaklaşık 2 metreyi bulan boya sahiptir.

*Dağ gorilleri , genellikle yaprak, filiz, meyve, ısırganotu, üzüm asmaları, çiçek soğanları ve ağaç kabuklarıyla beslenir.

*Dağ gorillerinin nesli tehlike altındadır. Onlardan sadece 650 tane kaldı.

*Bir erkek goril, silverback ünvanını 11-13 yaşında elde eder.

*Vahşi ortamda 35 yıllık bir dağ goriline yaşlı diyebiliriz.

*Goriller vahşi yaşamda insanlara zarar vermezler.

*Dağ gorilleri yüksekliği 3500 metreyi bulan yağmur ormanlarına sahip , devamlı bulutlu ve sisli olan yüksek dağlarda yaşar.

Araştırmanın tamamına ise aşağıdan ulaşabilirsiniz:

Continue reading »

Şub 252001
 

Lanet

Bilmem bilir misiniz
boyum çok uzundur benim
ama kimse bilmez ki
bu yüzden üzerimde bir lanet vardır…
inanmayacaksınız belki ama
nereye kafamı vursam
ona aşık oluyorum
işte böyle garip bir lanet benimkisi…

daha anne karnında içime kurt düştü, şu lanet neredeymiş diye huysuzlandım
bıngıldağım bir kalbe değdi, napayım yerimde duramamışım
o gün bugündür o kalbi güldürmek için uğraşırım…

büyüdüm, okula gittim, hemen huysuz bir kız sevdim, tavlamak için
kitaplarını taşımaktı niyetim
önce bir öpücük ver der demez, niyetimin başımın üstünde yeri olduğu öğrendim
o gün bugündür onları okur okur didiklerim…

bu kızlardan bana hayır yok, dedim tek başına gece serinliğinde hava alayım
kafamı gittim Ay’a çarptım, dedi ben düşmeden tutunayım
o gün bugündür onun ışığının altında şiir yazarım…

sakarlığın önde gideniyim, böyle olmayacak ben öğlen sıcağında yürümeliyim
bu sefer de Güneş’i komalık ettim
o gün bugündür doğuşundan batışına kadar onun başında beklerim…

sıcak bastı terledim, gittim denize atladım
kafamı kaldırdığımda bir yunusun burnuyla karşılaştım
o gün bugündür onun gibi ıslık çalarım…

gün geldi bahar oldu
bizim kafa gitti bir arı kovanını buldu
o gün bugündür onların balını yerim…

sınavlar yaklaştı, bu deli kopya çekmeden matematik öğreneyim dedi
hiç aklından geçmezdi başının göğe ereceği
o gün bugündür onunla iştigal ederim…

çalışırken dışarıdan bir koku aldı burnum, çıkayım bakayım neyin nesiymiş
dedim
yağmur bulutlarından önümü göremeyeceğimi nerden bilebilirdim
o gün bugündür onlar gelir gelmez koşuya giderim…

çok koştum artık şu bankta dinleneyim dedim
aniden nefes nefese gelen bir topu kafamda hissettim
o gün bugündür onunla tenis oynarım…

maç bitti eve gideceğim ayaklarım bir yola girdi
yolun ortasındaki ağacın dalı kafamı pek sevdi
o gün bugündür onun gölgesinde uyurum…

devran döndü tekrar gece oldu
hop demeye kalmadı olan yıldızlara oldu
o gün bugündür onların parıltılarında hayal kurarım….

leylayım yaklaşmayın şu aralar dedim
bir kuşun pislemesiyle ancak aklımı başıma getirdim
o gün bugündür onların cıvıltılarıyla uyanırım….

gözümü açtım bir balıkçı teknesinde, görelim dedim hani nerdeymiş benim
balıklarım
şükür ki yelken direğini ıskalamamışım
o gün bugündür onunla yaşamak için kafa patlatırım…

keçileri kaçırmadan gittim bir ağaç köprüde soluğu aldım
bala bak, orada da bir keçiye rastladım
o gün bugündür lanetimi herkese söyletmek için inatlaşırım…

dedim bıktım artık şu lanetten, isyan ediyorum
gittim kafamı duvarlara vurdum
o gün bugündür dört duvar arasında ağlar dururum…

Reha Başoğul