Bertrand Russell’ın tabiriyle, hareketi düşünmeye, Othello’yu Hamlet’e tercih eden, faydacılık adıyla da anılan düşünsel sistem.Sanatsal arenada ise örneğin Mimar Sinan’ın eserlerinin pragmatik elekten geçirilerek inşa edildiği düşünülebilir. Doğru kavramının salt anlamının bir şey ifade etmediğini , eğer başka yönlere çekebilecek kuvveti varsa bir anlam arzettiğini düşünürler. bireyselciliği okşar ve Ayn Rand kitaplarında olduğu gibi “ben” mekanizmasının her daim aktif olarak çalışmasını isteyen, Charles Peirce’ın temellerini atıp, William James’in tuğlaları getirdiği, John Stuart Mill’ın da süslemesiyle uğraştığı, Locke, Hume, ve Berkeley’in de uzun bir süre orada yaşadığı bu düşünce mimarisine göre hoşlanmanın ve heyecanın yaşama isteği yaratmasından dolayı mimarinin reklamı olarak anıldığı akım da diyebiliyorsam, kendisini sevdiğim açmazlarda labirent olmadan da farenin bir rolü olabileceğine dair antitez duyargalarımın isteksizliğindendir.

Bu kitabı oluşturmak için 30 yılını veren Zecharia Sitchin’in , Onikinci Gezegen’le birlikte “dünya tarihçesi” adını verdiği kitap dizisinin ilk ürünü. Hepimizin bildiği gibi mitolojik hikayeler, dinsel metinler ve eski uygarlıkların bize bıraktığı bir takım kanıt niteliğini taşıyan bir çok ürün, bu kitabın başvuru kaynakları arasında. Bunları belirtmemin sebebi, herkesin şikayet mektubu olarak göndermişliği bulunan, belge ve kanıt yetersizliğiyle önümüze konulan kitapların, bizleri bilgilendirmekten çok, yanlış yönlere, ufkumuzu daraltarak verilen bilgilerden bu kitabın uzak olduğunu anlatmaya çalışmak. gerçi kitabın iddiası da aynı sebepten ürüyor: “elimdeki kanıtlarla dünya dışı bir uygarlığın varlığına inanmamamız mümkün değil.”bu iddiaların çıkış noktasını oluşturan kitabı okuduğunuzda ise, eski ahit’in ibranice’den dilimize çevrilen alıntılarla oldukça sık bir şekilde karşılaşılması. Çevirilerin kaynakları kitabın sonunda mümkün olduğu kadar düzenlenerek aktarılmış kitabın bir diğer başvuru kaynağı ise, eski uygarlıkların günümüze kalan kalıntılar, yazılı belgeler olup, eski ahit dışındaki kutsal kitaplar da yazar tarafından bu sınıfa sokuluyor. Sümer, Asur, Babil ve Hitit medeniyetlerinin günümüze kalan metinlerinin çevirilerinin deşifre edilmesi ve bir kanıt niteliğine sokulması, yazarın araştırma şevkini artırarak kitabını oluşturmasıyla son bulmuş. Özellikle Sümer ve Akkad metinlerinin üzerine çok düşen yazar, bunların ve diğer kaynakların derlenmiş ve konu ile ilgili kısımlarını irdeleyerek son bir hal vermiş. Vermiş diyorum zira yazarın iddiasına göre, kendi çevirileri ve araştırmaları, elindeki başvurulara göre daha anlamlı ve mantığa yakın. Zecharia Sitchin, yalnız bunları da incelemekle kalmamış, aynı zamanda mitsel hikayelerin ve olguların, astronomi gibi bilimsel tutarlılığın önemli olduğu bir alana girerek köprüler kurarak düşünce çemberini genişletmiş.
Kitapta dünya dışı uygarlıkların bulunduğuna dair iddiasını ise yazar şöyle açıklıyor:
“gerçekten de çok sayıda popüler yazar, piramitler veya dev taş heykeller gibi kadim yapıtların, bir başka gezegenden gelen daha ileri düzeydeki ziyaretçiler tarafından yapılmış olduğunu öne sürmekteler.- Zira ilkel insan, gerekli teknolojiye kendi başına sahip olmazdı değil mi? ya da başka bir örnek: yaklaşık 6000 yıl önce hiç bir öncesi olmaksızın sümer uygarlığı aniden nasıl ortaya çıkıvermiştir? Ama bu yazarlar genellikle bu kadim astronotların ne zaman, nasıl ve hepsinden de önemlisi nereden geldiklerini ortaya koymakla başarısız olmaları sebebiyle akılları karıştıran soruları cevapsız spekülasyonlar olarak kalmaktadır.”
Kitapta bir diğer sık karşılaşacağınız durum ise evrim teorisine olan göndermeleri. Yazar bunun asla böyle olmadığını ve bizim düşünen varlıklar olarak, kitaptaki kanıtları öne sürerek, soyumuzun evrendeki yaşamdan geldiğini anlatmaya çalışıyor. ‘Onikinci gezegen nedir? diye sorduğunuzda, yazarın görüşü itibariyle güneş ve ay da bir gezegen sınıfına girip. Buradan 11 rakamını bulup akabinde gelen 12.gezegen ise yine yazarın iddiasına göre nefilimler diye adlandırdığı dünya dışı zeki ırkın evi olması ve insanlığa gülümüze gelene kadar gelişmesi için yardım ettiği. Zaman zaman astronomi ve astroloji kelimelerinin içiçe girdiği yazılara tanık olduğum kitapta, mantıklı ve elle tutulur bilgilerinin bulunmadığını söyleyemem bir rasyonel duruşum olsa da.
Kitabın yazılış tarihi 1976 ve Ruh ve Madde Yayınlarından çıkış tarihi kasım 1998 ‘de. İnternetteki araştırma yayıncılığı gelişmediği dönemlerde onikinci gezegen, bu kadar süre geçip de geç çevrilmesine rağmen, hakkında yazılmış en iyi kaynak özelliğini koruyor, başvurduğu belgeler itibariyle.
Gözyaşlarının Düeti Sessizdir
gecenin eli kulağında
bir hanımefendi edasıyla
mum ışığının
gölge oyunlarında
kızarmış büftek tadında
konuşuldu seninle havadan sudan
karanlık çok sıcaktı
serinlemek için
üzerinden çok sular aktı
ter kokularının yerini
binbirçeşit bitki özleri aldı
dağları içine alan göllerde yıkanıldı
ardından gölden yansıyan Sırlar Dağı’na tırmanıldı,
Tabiat Ana nasılda doğurmuştu
sanatkar yavrularını
zaten gelmişti de
asırlık darağaçlarının
güller açma zamanı
o an şu gönül görmeyi diledi
Papatyaların Tacı’yla saçlarının tanışacağı anı…
kabul etmek lazım
ürkektik ikimiz
bir ceylan kadar
meraklıydık da
iki yürek tek bir bedende nasıl atar
soruyorduk geçmişimize
yaz gününde kelebekler nasıl uçar
ne zaman arayacak bir nektar?
sessizce yaklaştı Gözyaşının Çocukları
çevirdiler etrafımızı
eskilerden ve yenilerden
acılı bir fener alayı
gören gözlerim ne kadar hissedebilirdi ki
sol anahtarıyla kilitlenmiş kalbini
bastonların sana olan sevgisini…
o bastonlar yüreğimi deldi geçti
her yere değişinde
her makamdan dinleyişimde
açıldı gözüm
buğulandı yüzüm
o Sevginin Nefesi’yle…
tam da sırasıydı
balkonuna kadar gelmiş bak
elindeki sihirli değnekle Uykunun Kızı
dokunuldu onunla ufak bir deryaya…
bir aslan, rüya görür müydü
görse gökyüzünde yürür müydü
Aslanın Rüyası düşlerime gözükür müydü…
takıldı kafama işte
ağrılı sırtının nefesimle ısıtılmasına kadar
şehrin ışıklarının bir perdeyle söndürülmesine kadar
Uykunun Kızı’nın onunla kaçıp gitmesine kadar…
kim inanırdı ki
o Sevginin Nefesi
Buselerin Kırmızılığı’nda
bir Aşıklar Sandalı’nı
yanaştıracak Ruhlar Limanı’na
karşılayacaklar bizi
dilimize doladığımız
Gözlerimizdeki Şarkı’yla
tenimize sürdüğümüz
Nefesimizdeki Koku’yla
çalınan Aşkın Alfabesi’nde
sevgi sözcüklerinin bulunuşuyla
iki bedenin birleştiği
İbadetin Mısraları’yla
olur olmaz demeyin
Gökyüzü Çeşmesi’nin altında sevişti birileri
inanmamazlık etmeyin
yeraltına gizlendi Gazabın Perileri
duyduk duymadık demeyin
ortaya çıktı Süt Anneleri
emzirildi Yağmurun Bebekleri
kutsandı Toprağın Kudreti
çözüldü Meryem’ın dili
şehre uçtu Masumluğun Güvercinleri
altın ok, gümüş yaydan fırladı gitti
gitti bir kelebeğin içine girdi
girdi ve Ateşin Oğlu istendi
o geldi ve Suyun Kadını’yla evlendi
Çardak Bakireleri’yle bir düğün senfonisi bestelendi
Gözyaşı Çocukları’nın korolarında söylendi:
sen ve ben kadar
şehirli bir günah dedikodusu
sokaklardaki yollara tohumlarını ekiyor
sen ve ben kadar
dökülen sonbahar yaprakları
azaptaki şeytanın yüzünü saklıyor
sen ve ben kadar
özenle süslenmiş Japon Bahçeleri
İlhamın Rüzgarları’yla sulanıyor
sen ve ben kadar
iffetli Gecelerin Kraliçesi
Ayışığı Kralı’nın önünde soyunuyor.
sen ve ben kadar
zevke dalmış Deniz Civcivleri
kanatlarını okyanusa sarmış, çiftleşiyor
sen ve ben kadar
ıslanmış nilüfer çiçekleri
Ormanların Uğultusu’nda süzülmüş yol alıyor
sen ve ben kadar
yorgun düşmüş Varoluşun Elleri
kapılarını ardına kadar açıyor
sen ve ben kadar
güçlü Kartalların Mecnunu
tüylerini kabartmış uçmaya hazırlanıyor
sen ve ben kadar
geçmiş Tanrıların Çelenkleri
onların parlaklığında yok oluyor
sen ve ben kadar
firarı verilen düşlerde
Ayçiçeklerinin Yüzü güneşini arıyor
sen ve ben kadar
özlemle kavrulmuş çalar saatler
şimdi tövbekarlığa kurulmuş
Zühre Yıldızı’nın doğmasını bekliyor
Reha Başoğul
Evrensel Korku
durduk yerde buhranlandın akşam akşam
yanık günün tuzunda eridim
yılan gibi kıvrıldın gönlümde
okyanusa sarıldım üstümü örtmeden
çizgiler neydi teninde
fırtanın izleri mi yoksa acının darbeleri mi
yorgun düşmanla ikinci bir savaş niye
zamanı uçur gönlünde, ara kendini bende
yangınları say bahrında
kıvrıl hücrelerinde hızlıca
damarlarındaki şarkılarına meze ol
sazlıkları ara kanının son damlasında
yalnız bir çocuk düşün kalbinde
ulaşmadığın, bilmediğin birini
kendini hapsettiğin ama tutuklu kalmak istediğin
ona var, onu hisset çaresini bilmeden, umursamadan
ezgileri gördün mü orda
kılıcınla kesebildimi her birini
taşın ağırlığını bildin mi üstünde
ucunu çözelebildin mi ipin
kızdın mı bana, aradın mı beni tutsaklığımda
nice yürek eskittin başka maphuslarda
oysa ki bakmadın hiç içine
sormadın beni kendine
uçurtmaları hatırlatma bana,
dönen fırıldakların haddi hesabını
hafızama yenik düşürdün
saf gülücükleri gösterdin, kirletmeden
yıkıl karşımdan diyemeden
içimde filizlendin herzaman, aniden
sen kimdin beni üzmeden anan
yaşlandıkça küçülten, soruldukça yanıltan
tanıyamadım seni bir türlü
nolur yine gel, yine uğra bana…
Reha Başoğul
Erken Boşalan Şiir
Siz hiç gördünüz mü
bir akrebin
vaktinden önce kendini soktuğunu
ya da dişi kurdun
doğurganlığını tutkusuna kanıt olarak sunduğunu?
hiçbir ağaç
kök salma duygularını bastırmış mıdır
üstünden geçen uçağın
yaprak zarını sersemletişinde
veya üst komşusunun bir fincan kahve hatrı
mâni olabilir mi
azgın martının kanatlarını erkeğine sürtmesine?
kimse tahammül edebilir mi
şehrin göbeğinde
doğal seçimin kulağını yalayan
ve göbeğini emen erkeğe
sokak arasındaki köpeğe ettiği gibi?
bana sorulabilir mi şimdi
insanlardan gayrı
Ay’daki kahve falına bakarak
niye üç vakte kadar
tulum içinde beklerim peynirimi
ya da burada gürleşir
ve vaktini bilir horozun sesi?
çünkü çatlatarak şehrin göbeğini
akarsu yatağında
ve tavuğun coşkusuyla dile gelir
üstelik doğanın bozulmamış rahminde
sevişmeden önce aşılır
ve yazılır erken boşalan şiir
oysa ki
bir erkek belki affedebilir
vaktinden önce
kadının içine erkenden boşalmasını
ama ya şiir
şiir aşabilir mi bunu
rahmine girilmeden
ve soyunabilir mi
duygularını içine dökmeden
hem de kendisinden gayrı?
dikkat çekicidir ki;
bu yüzden tarihi zehir
doğa yasalarının çıplaklığına tabidir
asla onu tatmin etmez
ve elenir erken boşalan şiir
Reha Başoğul
Toplumdan soyut yaşayan karakterlere sahip(genç ve güzel bihter ve onla ikinci evliliğini yapan zengin dul ve küçük bir kızı ve oğlu olan ellili yaşlarda Adnan ve onun yeğeni Bihter’in yasak aşkı çapkın Behlül)her iki ailenin de, masumiyet, uyum ve sonsuz mutluluk özelliklerini taşıyan unsurları bünyesinde barındıran, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “üslup makinesi” diyerek sözettiği Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk edebiyatında ilk realist roman olarak anılmasına sebep olan eseri….
Adnan’la mesut bir şekilde ve aldatmıcam* ülküsüyle evlenen Bihter’in, yaşak aşkını yorumlayışı ‘tensel mi mental aşk mıdır?’ arasında bir yerdir ama Behlül karakteri bunu tenselden ibaret görünce bihterin ruhani vaziyeti iyice çöker ki bunda kendine yaptırım uyguladığı şeyleri çiğnemesi ve annesi firdevs hanımın da kötü model olarak alıp, sonradan ona uyan hallere girişmesindeki gurur kırıklığı da vardır. adnan’ın kızı ve yaşam tecrübesi fakiri nihal’in, bihter’e karşı hem dışavurum olarak hem içsel karşıt düşünceleri, romandaki taraf yaratma metodunu uygular niteliktedir. yazar,doğu-batı arasındaki kadın erkek ilişkilerinin, ahlakın, cinselliğin tezatlığını da nihalin mürebbiyesi sayesinde aktarmış olur. Diğer yandan; Behlül’ün ‘kadınların cinsel arzularına isteseler de hakim olamazlar ve ikiyüzlü davranırlar’ prensibiyle ve bu anlayışla bihterle ilişki yaşaması, ilişki yumağının zengin sayıdaki çözüm makaslarından biridir. Ayrıca Uşaklıgil’in yalı hayatı yaşayan bu iki ailenin gerçekçi tasvirleri, dikkati çeken ve romanı realist kılan edebi unsurdur.. Nedense Bihter deyince, Peyami Safa’nın Şimşek kitabındaki pervin aklıma geldi.
Nasıl?
Ellerimle yorgun yüzümü traş ederken
görevi bitip giden deri hücrelerimden ne farkım var şimdi?
neyin tazeliği neyin eskimişliği…
Aynaya yaklaşıp bana bakarken
senin kadar geçici olmadığımı kim söyleyebilir ki şimdi?
çekilirsin oradan
ve yok olur tüm görüntüm doğadan…
Tanıksız bir cenk,
soluksuz bir kelam mahkumuyum.
eşkalimi asmışlar geleceğin bahtsız suratlarına,
oysa ki çoktan hazır benim tabutum.
zamanın arkamdan hançerlediği gövdem
sabırsız bakıyor artık içimdeki dem
çocuklarımın göğüslerine ektim çiğdem
erbabına sorarsanız beni istiyor sanem
yetişemedim taş basılan kursaklara
üzülemedim sabun yapılan balinalara
söyletemedim hile karışan tartılara
soramadım bunları yürek okşayan kavuştuğuma
kendimin ibretini kaybettim
özgürlüğümün tezkeresini verdim
günah kefenini
üstüme göre biçip giydim.
yine de soyup çıplak bıraktılar beni ağaçlar
alnımda yazılana bakmadan yürüdüler benimle kuzular
yol nereye götürür bilemesem de
bekliyordu beni iki türlü sefaret
ya olacaktım bir esrarkeş
ya da basit bir simkeş…
varoluşumu arıyorum
varedenimi…
bana söyleyin nolur
nasıl varız denir
nasıl yokuz denir de
üstümüze başımıza bulaşmaz çamur?
Reha Başoğul
Galileo ve Einstein’ın ilham perileri olduğu, popüler bilim okuyucularının “Kralın Yeni Usu” serilerinden tanıyacağı Roger Penrose ile “penrose hawking özgünlük teoremi” ni ortaya koyan, “sınırsız uzay hipotezi”yle kısmen mesnetsiz kaldığı, paralel evren teorisine ilişkin bazı görüşlerinde yanıldığına dair açıklama yapan, “herşeyin teorisi”nin sahibi, felsefesi kanımca yapay ve zayıf kalan ve inançsal sistemi tanrı ile ilgili yaklaşımlara dair sorulara verdiği cevap gibi, evreni tanrı dışında bir neden bulmanın gerekliliğine uygun şekilde oluşmuş, physicsweb anketine göre tüm zamanların en iyi 16. fizikçisi seçilmiş, “zengin bir ailem olmasa ne olurdu?” diye kendine hep sormuş, doğu mistisisizmiyle hep dalga geçen, “occamın usturası” ilkesini pek seven, geçmişe yolculuk takıntısı olan, hakkında detaylı bir bilgi almak için okuma listemde bayağı bir bulunmuş John Boslough’un “Stephen Hawking’in Evreni” adlı kitabının tavsiye edilebileceği, İngiliz karadelik kuramcısı, astrofizikçi, astromatematikçi…
eserleri için;
(bkz: zamanın kısa tarihi)
(bkz: zamanın güzel tarihi)
(bkz: ceviz kabuğundaki evren)
Buharalı olup, batı onu “avicenna” diye bilir. nesneldir, metafiziğe bulaşmadan araştırmalar yapmıştır ki 5 ciltlik bir tıp kanunu niteliğindeki kitabı farmakolojiye öncülük etmiştir. Aristotelesci olmasının yanında, Platoncu eğilimleri de 18 cilde dayandırdığı şifa kitabı” kitab üş şifa” adlı eserindeki felsefi görüşlerinde kendini hissetirmektedir. Bu kitap ayrıca, zengin bir mineraloji kaynağıdır. Doğa bilimleri ve kimya üzerine de yazmışlığı mevcuttur, şairdir. Menenjitten, şarbona, zatürreden, psikoterapiye bir çok konuda öncülüğü vardır. Kas anatomisindeki deli incelemeleri ölmeden önce okunmalıdır. Kısacası adam bilimadamlığından ve filozofluğundan öte tartışmasız dahidir.

Eğer matematikten hoşlanıyorsanız ,aynı zamanda edebiyatla , felsefeyle, bilimle , dinle, tarihle ve tabiiki polisiye romanla, bu kalın kitap tam size göre diyebilirim.
Gerçekten oldukça hoş bir polisiye ve pedagojik roman olan Papağan Teoremi , Denis Guedj’in kaleminden çıkmış.Aklımın bir köşesinden “Ya böyle bir kitap var mı ya?” diye geçirerek ,hem soluksuz hem de hayranlıkla kitabı okudum.
İlk önce size kitabın arka kapağında bulunan ve içerik açısından aklınızda şekillenecek konusundan bahsetmek istiyorum:İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amazonya’ya yerleşen 84 yaşındaki Elgar Grosrouvre ,matematik fakültesinden eski arkadaşı ve Paris’te sahaflık yapan tekerlekli sandalye mahkumu Pierre Ruche’e çok değerli bir matematik kitapları kolleksiyonu gönderdikten sonra evinde çıkan bir yangında ölür.Elgar, Pierre’e yazdığı mektuplarda ünlü matematikçi Fermat ve Goldbahc’ın teoremlerini kanıtladığını yazmaktadır. Yangından kurtulan Elgar’ın papağanı”Nofutur” ,değerli kuş kaçakçılarının sayesinde PAris’e ,Pierre’nin sahaf dükkanı “Binbir Sayfa” ya rastlantı sonucu ulaşır. Elgar’ı ölümü bir cinayet mi , intihar mı , yoksa kaza mıdır? Bu sorulardan sonra Pierre Ruche ve meraklı ailesinin müthiş polisiye araştırmaları ve kovalamacaları başlar.
Japonya’dan Brezilya’ya ,Mısır’dan Sicilya’ya uzanan bu muammalar zincirinin gerçek kahramanı matematiğin ta kendisi elbette.Yaşamımızın felsefi sınırları içerisinde matematiğin gerçek yerini sorgulayacak onu tüm açıklığıyla saptamamıza yardımcı olan Papağan Teoremi, azılı matematikçilerden dört işlem ustalarına kadar herkesin elinden düşmeyecek bir felsefi roman. Matematik tarihinin en gizemli yanları ve kişiliklerinin de başrolleri paylaştığı bu edebiyat polisite şöleninin oyuncuları ,aslında Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam’ın günümüze uyarlamalarından başkaları değil.Harika bir eseri okuyacağınıza emin olabilirsiniz. Kitapta yok yok.Şöyle bir düşündüm de kitap lise öğrencilerimize ders kitabı olarak bile okutulabilir. Her zaman dediğim gibi bilgiyi zevkli bir halde sunarsanız ,aldığınız verim o kadar artar.Mükemmel nitelikteki bu kitabı bu kadar övmemin sebebi yukarıdakilere istinahaden bir matematikçi olmam ve hayatımda ilgilendiğim bir çok alana hitap edebilmesi.
Bir felsefi polisiye romandan çok öte bilgiler verilmiş.Kitapevlerinde hangi tür bölüme koysanız içerik açısından uyar.Birçok bilim adamının fikirlerini, felsefesi, teoremleri ve hayat hikayesi bir anda beyninize işleyecek ve bunları kullanarak sonuca ulaşmanızı isteyecek bir eser.Okurken beyninizin çalışma hızına inanamıyacaksınız.Sakin bir yer seçip kitabı okuyun derim. Çünkü bu kitabın her kelimesi bilgi kokuyor.Bu harika eseri bizlere Güncel Yayıncılık ulaştırıyor. 534 sayfalık kitabın kalın olmasına yakınmanız yerine şükredeceğine eminim. Bir başka atlanmaması gereken nokta ,böyle bir kitabı ancak yazar kadar bilgili ve bahsettiğim bilimlere hakim birisi çevirebilirdi, yani İsmail Yerguz.

Daima güncel kalacaktır ibaresini baştan söyleyerek, modern toplumun içinde sıkışıp kalmış insanın iç yapısına dair enfes romandır… Değişen toplumsal ve sosyal yapıya müdahale etme yetkisi bulunmayan ve çözümü yeraltına çekilmekte bulan ve sonrasında yeraltındaki çelişkilerini izleme fırsatı bulduğumuz emekli bir memurun ibret dolu hikayesidir bu…
Kilit cümlelerden biri; katillerin uygar kimseler olduğuna dikkat çekmesidir ki uygarlığın barbarlık mı düş mü olduğunu kitleler tarafından nasıl algılandığına bakarak analiz ederken , ‘araf’ının coğrafyası her geçen gün genişlerken ve konformist bireylerin yoğunluğu onu rahatsız ederken, gitgide toplumun değişimine karşı pasifize edilmesine de sebep olur. İçsel eleştirisini yaparken, bir yandan mutlak gerçekliği arar, diğer yandan ise insanın aradığını bulduğunda, ne yapacağından ve nasıl bir boşluğa düşeceğinden, ayrıca başka bir arayışının olma hevesini yitireceğinden mütevellit, kaygıları iyice artar. Bir çok insan ,derinlemesine soyut koordinatlarda kendi varlığını işaretlemek isterken, aslında ikiyüzlü bir şekilde, bunun kıyısından geçecek hamlelerde bulunur. Zira yerüstü ondan böyle bir mutlaklık istemez ama yeraltı insanı her zaman kalpgözüyle varolacak şekilde normlarla yaşam sürmesini istemektedir. Zaten ızdırab yüzünden de olgunluk yaşlarındaki bu emekli memurumuz, yukarıya çıkmak ister ve insanların kavgalarını ilgiyle gözlemler ve bunu da cazibeli bularak bir yandan romandan fight club senaristinin ilham aldığını anlamış oluruz. O kavgalar sırasında, kendini eşyanın tabiatı olarak tanımlayan subayı uzun bir süre takip eder ve obsesif bir şekilde onunla yapacağı düellonun hayallerini kurar ve adresini bulduktan sonra ona bir mektup yazmaya karar verir, yazar da ama aralarındaki sınıf farkının onları sağlıklı bir şekilde asla biraraya getiremeyeceğini bildiğinden gönderemez. Başka bir açıdan; 19. yy’da modern toplum tasviri olarak nitelenebilecek bu roman, eşitlikçi düzeni, özgürlükçü düşünceyi ve sosyal hakları sorgulaması nedeniyle sosyalist düşünceye de oldukça yakındır, feodalite ve aristokrasisinin karşısında ezilen insanın, artık öyle bir hal aldığını gözlemler ki “insan olmak bile bir yüktür” ve insanın soyut insan olmaya heves etmesinin, altıboş bir yapaylık içerdiğine dikkati çeker. “Öğrenilmiş çaresizlik” içinde kalan bu toplumun bireyleri, kendi etiyle kemiğiyle bir insan olarak kendini kabul etmeden yeraltından çıkmayı ummak, beyhude bir bekleyişten ibarettir. Ve biz de günümüzde de gördüğümüz gibi tarihin öznelerini değil nesnelerini önümüze -o sunuldu diye- yeriz.

Gizemli ve bir o kadar da düşündürücü bir yazar buldum karşımda. Şeytanla yüzleşmek gibi birşey bu. Ama önce kitabın oluşum hikayesini anlatmak isterim.
İlk olarak 1824 yılında yazar James Hogg ismi kullanılmadan basılmış. Bunun nedeni Kalvincilerden gelecek olası bir baskı ya da tehditlermiş. Tek tük satılmış o zamanlar sonra 1828 yılında bu cesaret verici satışların etkisiyle İntihar Etmiş Bir Adamın Mezarı ve bu sefer yazarın ismi de eklenerek basılmış. 1837 ‘de Bir Fanatiğin Özel Anıları ve İtirafları olarak çıkmış. Sizin okuyacağınız kitap ilk basılan yani 1824’teki halini temel alarak düzeltilmiş ve basılmış.
Kitap hakkında yazılan çizilen eleştiriler oldukça fazla. Bir tanesi yazarın yaşantısı ve kimliğinden dolayı bu eseri aslında onun yazmadığı konusunda gelmiş.
Peki kimmiş bakalım bu yazar.? Kitabın önsözünde de bulabileceğiniz gibi James Hogg çiftlik yaşamı süren bir çoban. Ama edebiyata da işi kadar önem gösteren bir çoban. Bu kitabı onun yazamayacağı iddiası da bu çobanlıktan geliyor zaten. Ancak unuttukları bir şey var ki bence, dünyada tanınan ne ilk çoban ne sonuncusu James Hogg. 1793 yılında şiir yazmaya ve yayınlatmaya başlamış. Esas patlamayı 1813 yılında yazdığı bir şiiriyle sağlamış ve şöhret denen kelimeyi daha iyi anlamış. Bu şöhret Buccleuch Dükü’nden çiftlik olarak meyvesini vermiş. Yaşamı da bu çiftlikte geçmiş çoğu zaman.
Hogg’un toplumsal dışlanmaya maruz kalan karakterlere düşkünlüğü ve bu kişilikleri önplana çıkarma seçimi bu kitapta önplanda gözüküyor.
Kitabın konusu ise 18. yüzyılın başlarında İskoçya’da Kalvinist bir ailenin büyük bir çöküş yaşayan oğlunun, hayatı bir yabancı tarafından değiştirilmesi sonucu bir dizi cinayetin sorumlusu olması.
Kitapta ise bu olayların bir editörün bir de günahkarın ağzından birbirinden farklı olarak dinlemeniz. Kitabın baş kahramanı Robert Wringhim ,dışlanmış karakter olarak şeytansı yabancı kurduğu ilişki ve bunların akabinde gelen cinayetleri ustaca işliyor.
Kitabı okurken günlük hayatın akışıyla, şeytanın gücü arasındaki geçişler çok bariz belli oluyor. Cinayetler de keza çok garip bir şekilde işleniyor. Bazılarınız hayran kalabilir, kimileriniz ise basitmiş diyip geçebilir. Kitabı da ilginç kılan da bu zaten. Değişik kişiliklerin içindekiyle bütünleşip algılaması ve yorumlaması…
Açıkçası ben okurken çok büyük keyif almadım. Çok düşünmedim ve aman aman bir kitap gibi görmedim. Ancak cinayetler ve anlatım dili biraz mistik geldi bana. James Hogg’un kaleminden, Işıl Elçin çevirisiyle dilimize çevrilen kitap, 6:45 yayınlarından bize ulaşıyor.

Atatürk’ün hiç yayınlanmamış anılarını ,Yurdakul Yurdakul onlarca kişinin anılarından derlediği bir kitap haline getirmiş. Önce yazar hakkında bir takım bilgiler vermek istiyorum:
Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul babası aynı zamanda Atatürk’ün korumalığını yapıyor ve kitapta babası ve arkadaşların ilettiği anılardan oluşmakta.
Esasında yazarın dediğine göre bu anıların yayınlanması oldukça gecikmiş ve ilk başta elinde bu kadar anının olmasını kitap halinde düşünememiş Yurdakul Yurdakul
Bu anılar 1919-1938 yılları arasını kapsayan “Atatürk’ün nöbet defteri”nden , Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü”nden ve o zaman çıkan gazetelerdeki haberlerden araştırılarak olayların yer-zaman-mekan gerçekliği belirlenmiş.
Cumhuriyet çocuğu Cemal Kutay’ın önsözüyle başlayan kitap, Yurdakul Yurdakul’un medyamızdaki ünlü isimlere yolladığı açık mektupla son buluyor. Bazı eleştirileri ise kimileri için dikkat çekici olabilir. Yapılan bazı yanlışların uyarı bazında dile getirilmesi, varolan uluorta atıp tutma alışkanlığının bizim manipulasyon seven yanlış medya üslubu ile özdeştiğini gösteriyor.
Tarihte ve olası her türlü ikona üzerine estetik teorisi çerçevesinde yorumlarla bezenmiş bir Zeynep Sayın kitabı.. İçinde teşhircilikten, dinsel temsillere, rönesanstan felsefeye bir çok açıdan imgenin, pornografik oluncaya kadar ve olduktan sonraki geçirdiği evrimlere dair tahliller mevcuttur…