Mar 172009
 

waltersmaputopia500x380

Thomas Moore’un İngiltere’nin kaotik savaş ortamında öykünmesidir ve Platon’un Devlet’i ile benzerlik gösterir. Tasarlanan dünyada her birinden 6000 ailenin yaşadığı 54 şehir vardır. Her aile, en az 10 en çok 16 yetişkinden ve sayısı sınırlanmamış çocuklardan oluşur. Köleler mevcuttur, ama bunun dışındaki herkes eşittir. özel mülkiyet ve toplumsal sınıflandırma yoktur. Devletin temel görevi, yurttaş mutluluğunu sağlamaktır. Ütopyalılar özel mülkiyeti yok etmekle, hırsızlık ve çatışmaların nedenini de yok ettiğini düşünür. Mal ve mülkte zenginliği ve zenginliğe değer vermeyi küçümserler. Her ailenin bir evi olsa da belli bir süre içinde, yine kura ile bu evler değişir. Çalışma saati 6 ile sınırlandırılmıştır. Üretime katılmak değil, katılmamak imkansızdır.. Ağır işlerin kölelere yaptırılması dışında en ağır işler,- mesela tarım gibi- 2 yıl boyunca zorunlu hizmet olarak herkes tarafından yapılır. Gerekli şeylerin üretimi olmalıdır. Lüks yasaktır ve üretilen herşey toplumun malıdır. Para geçmez ancak sadece altın vb gibi madenler dışilişkiler için kullanıma açılır. Sehir yapısında özerklik mevcuttur. Yasalar, meclis sistemiyle yürütme, yargı kısımlarını halleder. zorunlu askerlik ve sürekli ordu yoktur. Gönüllü sistemi hakimdir. Boşanma, sadece bir kereye mahsus vardır ki bu da aileye duyulan önemi arzeder. Yalnızca bakamayacakları kadar çocuk yapan aileler, çocuğu olmayanlara vermeye zorlanırlar.. İnanç özgürlüğü mevcuttur. Öteki dünya inancı da alttan alta halka sızdırılır. Olumlu ütopyalara her seferinde dahil edilmesi de içinde yaşamak adına ikna edememiştir bir çok kişiyi hayali olsa bile..

Mar 172009
 

mitologyaUsta Metin And’ın 46. ve Akbank sponsorluğunda çıkan, kalın mı kalın renkli mi renkli bir referans kitabı.  Peygamber mucizelerinden, mahşer ve öteki dünyaya, burçlar mitologyasından, ulu kişiler mitologyasına , gök cisimleri mitologyasından, mitologya yaratıklarına , bir çok minyatüre ulaşma imkanınızı elinizin altına koyan, ulu kişiler mitologyasında mevlana teması işlenen, kaynak olarak özel izinle girilen Topkapı Sarayı müzesi kitaplığındaki minyatürlü yazmaları, Taberi’nin Arapça Dünya Tarihi, Firdevsi’lerin Şehname ve Süleymanname’si gibi eserlerden faydalanan, içinde her minyatür ve onun hakkında mitolojik metni açıklayan bir düzende, dizini nefis hardcover kitaptır…

Mar 162009
 

surfx3dscrn

Matematiksel Nesnelerin Varlık Sorunu 

—hakikat nesnellikle ilgilidir; iyilik kavramı ise hemen hemen nesneldir. bu kavramlara bakanın “beğeni”sine bağımlı olan ‘güzellik’ kavramı nesnel değildir.”/mortimer adler-six great ideas—

 Matematiksel nesneler ile fiziksel nesneler arasında bir fark var mıdır? Eğer varsa nasıl bir ayırım yapılabilir? Fiziksel nesneleri somut, matematiksel nesneleri soyut olarak nitelemek mümkün müdür? Matematiğin kapsadığı nesnelerin kaynağı nedir? Matematikçi bu nesneleri nasıl bulur? Bu tarz sorulara cevap veren görüşlerden en önemlileri ‘realizm’, ‘nominalizm’ ve ‘yapımcılık’ olarak belirlenebilir.

Continue reading »

Mar 122009
 


Fizikçi ve bu konuda birçok önemli ders vermiş, aynı zamanda doğu mistisizmi ile evrenin fizik kuralları arasında bir çok ilişkilendirme yaptığı makaleler yayınlayan Fritjof Capra kitabı. Antik yunan düşüncesi, Zen Budizmi, Hinduizm, Taoculuk gibi bir çok öğretinin özlü sözlerle okuyucuya bilgi vermesiyle başlar. “Kuark simetrileri yeni bir koan mı?”; kitabın içindeki ilginç bölümlerden biridir ki statik simetri yaklaşımlarına da atıfta bulunarak kuark simetrilerinin yeni bir koan olacağını belirtiyor. bu esasında dünyadaki islami motiflere baktığımızda aslında tamamen ters bir yöntemle uygulanmış. Cami vitrayları ya da işlemelerinin geometrik öğeler içermesinin anlamı cennete, iyiliğe güzelliğe giden yol olarak sembolleştirilmiş.  Yani iki farklı görüş hakim. Antik yunan’da mükemmel daire kavramının da bu paralellikte olduğunu görebiliriz ama kitapta bunlardan bahsedilmemiş ki bir eksiklik olarak yorumlayabilmek farzdır bana…

Mar 112009
 

Poul Anderson tarafından yazılan, harika bir bilim kurgu kitabıdır ki; Wesgorlar’a ve teknolojilerine dair fikirleri ve belirtme yollarını okurken, sıradışı deneyimler yaşattırma ihtimali büyüktür.  Kitabın konusu şöyle anlatabilir, ingiliz ordusunun ortaçağ döneminde gökten inen bir disk içinden çıkan şeytanlarla karşılaşmasıyla başlayıp, bunu bir tanrı cezası olarak kaderlerine mahkum olacak şekilde takılırken, işgüzar ingilizin birinin salladığı bir okla şeytanların ölebildiği anlaşılınca, wersgorlar’ın planı ters tepiyor ve ordu tarafından esir alınıyorlar… Sonra da bu şeytanların! aletlerini iyice anlayan ingiliz ordusunda kutsal toprakları fethetme histerisi doğuyor ama uzaylı teknisyen kendi istasyon mekanına sürünce, ingiliz ordusu ile wersgorlar arasında amansız bir mücadeleye gark oluyorsunuz…

Mar 082009
 

Maske

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Doğduktan sonra
alınır bir tane
ölmeden önce
satılır bin tane

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

benzemez
hiçbiri birbirine
giyilir
duruma göre

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

görünce
göremezsin çirkinliğini
göremeyince
görürsün güzelliğini

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

gün gelir
ağlar sevdiğine
gün gelir
güler sevmediğine

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

bazen
doğruyu gizler
sevmediğinden
bazen
yanlışı ister
sevdiğinden

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

gece
yokedilir varolanı
gündüz
varedilir yokolanı

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

az bulunur
hep çıkarılamayanı
zor bulunur
hiç takılamayanı

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

kanmaz
kendisinin söylediğine
kanar
başkasının söylemediğine

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Ve böylece
gelir ki
ölüm döşeğine
karşılar herbirimizi
karanlıktan bir maske
koyulur
tüm maskeler öne
sorulur ki
uyar
bu duruma hangi maske
girer
tek başına kabire
istenir ki
benzemelidir
herbirimize
doğarken giydirilene

herbirimizin yüzünde
çeşit çeşit maske

Reha Başoğul

Mar 032009
 

google'ın büyülü öyküsüJohn Battelle’ın çok çok geniş bir araştırma olmadığının baştan söylenmesi gereken ve kesinlikle daha fazlasını misal Seth Godin tarzı bloglarda bulabileceğiniz, işin biraz endüstriyel biraz kurumsal, biraz da rekabetçi görünümüyle ele aldığı girişimciliğini ve Standford üniversitesi ‘ni yücelttiği, aynı zamanda Yahoo ile ortak yatırımcı bulmasının getirdiği baskıyı, biraz yönetim becerisini, biraz da internetteki portal tarihini ele alıp, sonrasında Google hizmetlerinin hangi zamanda, neden inovatif olduğunu anlatan ve bir çarpıcı gelişme olarak “arama” kavramının önemine dikkat çekip, insanların henüz “advanced search” (Gelişmiş Arama) kullanımının -her Google kullancısı baz alınarak- %5 i aşmadığının güncel tespitiyle de ‘advanced search’e yatırım yapan Google’ın, ilerde bu alanı da parselleyeceğini ve ‘simple navigation'(basit navigasyon) artısıyla farklı bir ‘web interface’ devrimi yaptığının altını çizeceğini söyleye söyleye çabucak biten kitabı…

Şub 082009
 

Küp Şekerden Düşgen
-Aşk sanatının sadece hissedilen matematiğine…-

sayısız paralel evrenlerinin üstünde
tanrının attığı bir zarla
kırıldı içlerinden bir düzlem
ve katıldı bardaktan boşalan geceye
zaman tünelinden düşen
Küp Şekerden Düşgen…

Küp Şekerden Düşgen
hapsolduğunu hissetti birden
parmaklıkları demirden
yüzeyi mavisinden bilinen küreye
ölçtü, biçti ve yakaladı kurbanını
zihin kanallarında yuvarlanmak üzere
Halkalı’daki kiralık bir sobalı dairede…

hayrandı hayran olmasına
seçtiğinin kübist tablolarına ama
kiremit teniyle
saçlarının büklüm büklümlüğüyle
kırmasını istiyordu artık zincirlerini
zengin ve kadınlığını keşfedecek bir erkekle

lâkin kaderin cilveli kafesine bakın
küreselleşme karşıtı
baston yutan çember sakallı fakir bir gence
aşk tutsağı edilmişti sütun bacaklı o kadın
efkarlanarak daldırdı
gümüş tablasına parmaklarını
çıkık Kutusundan çıkardığı
kibrit çöpünün tekiyle alındı boğazına
kalın purosunun acı tadı
dansederken yüksek ökçeli topuklarla
şarap şişesindeki son damla
düşüyordu beli kadar ince kadehinin ucuna
gramofondan uçan elmaslar
doluşurken kulağındaki raflara
çaldı kapısını çember sakallı
yüreğinin kirişlerini yakan korla

gömleğindeki odunlarla
mahallelerden birinin kenarında yakaladığı
üçgen bir vücudu alıkoyuyordu çember sakallı
ok gibi kesişti gözyuvarları
ayakkabı dolabının yanından
sahte Picasso tablolarına kadar
yürüyebilirdi ancak ikisinin bacakları…
sonunda dışbükeyden iki dudak
birleşti sobanın kenarında yassılaşarak
sütün bacaklı kadın
çözdü üstündeki fiyonkları
çıkardı kelebek tokasını
dağıttı büklüm büklüm saçlarını
kare cepli donunda
oval bir öpücük izi bırakılınca
yerleşti aniden kucağına
sandalyede birikmiş çember sakallı
aldı eline buzları
dikleştirdi kadının göğüs uçlarını
oluk oluk döküldü kiremit tenine
buzdolabından yeni çıkmış süt kutuları
takozu kaldırılmış tekerlekler gibi
balkonun fayanslarına girince
emretti zurnanın son deliği
kadının sütun bacakları pergele uyunca
çember sakallının kamışı
karanlıklarla kaplandı kadına özgü oyukta
zevkin köşeleri dört olunca
borazankuşları inledi balkonda
uçarken bütün aşk balonları havaya
evin bacasına kaçan metal topla
aşağıya düşen bir tuğla
yamulttu çember sakallının kafasını
ve bozdu pembe panjurların şablonlarını…

üzerinden geçen silindirle
sütun bacaklı kadın
ağladı uzun bir süre
çember sakallının
piramitlerin içi kadar dondurucu göğsünde
yere düşürdüğü her gözyaşı
sütunları çözülemeyen bir karebulmacaydı
sanat-aşk-zaman üçgeninde
tam rayına girdi derken
yap-boza dönmüştü yine yaşamı

koştu salonuna
içi kabarık
sütun bacaklı kadın
buzkıracağıyla saldırdı aynasına
yere yığılıp kalan cam parçalarıyla
yaklaştırdı sivriliğini bileğindeki damarlara
o anda
bir ağaçtan koparak
pencereden girdi yavaşça
iğne uçlu yayvan yeşil yaprak
uçuşarak yapıştı
sütün bacaklı kadının yılankâvi saçlarına
sarkıt oldu kış güneşinin ışıkları
yüzen kağıt gemi gibi
sütün bacaklı kadının
gözyaşlarında saklı prizmasına
ısırgan dudaklarla bakındı aynaya
teğet geçiyordu mematından
tayfını gördükten sonra
öptü kolyesindeki haçı
kare tuşundan hat halınca
duyurdu sesini kablonun öteki ucuna
aldılar cenaze arabasıyla
çember sakallıyı balkondan
yatırdılar
gölgesi yıkık minareye sarılı
tabutu hilal bakışlı
soğuk musalla taşına
gömülü kaldı dualar
kan çanağı Dünya’nın
anıt olmuş toprağına…

baktı dairesine tekrardan
sütun bacaklı kadın
çemberin dışında kalamadığından
kaçıramadı gözlerini televizyon ekranından

ikiz kulelerin yıkılmasıyla
tank sesleri
top seslerine karışıyordu
küreselleşme yanlısı
ya da karşıtı
ne farkederdi ki
kazık kadar adamlar
birbirlerinin karnına çengel sokuyordu
moloz yığınları arasında
herşeyden habersiz çocuk
annesinin sırtında
rulolanmış gazete kağıdıyla
çubuk makarnaya muhtaç ediliyordu
kelimeler düğümlendi boğazına
kendi kendine söylendi olanlara
‘bunlar insan hayatını lego mu sanıyordu…’
çıkardı kalemden dolmayı
ve son bir solukla yazdı
zarfı kazıklara saplanacak mektubunun
kanlı satırlarını:

‘ben elmas rüyaları olan
küreselleşmeye yanıt
sütun bacaklı kübist bir kadındım
ne sizin minarelerinizin süngüsüne
ne bizim çanlarımızın sesine kapılmış
küreselleşmeye karşıt
çember sakallı fakir bir gence aşıktım
anlamaz mısınız
zeka küpüne çakılı kalmış beyinler
bilmez misiniz
sabır küpüne dönmüş yürekler gibi
insani değerlerin
bir cetvelle kesinkes ölçülemeyeceğini
yumurta kapıya dayanmadan
siz de bizim gibi
eğrisiyle doğrusuyla
yuvarlak bir dünyada
duramaz mıydınız
bir mozaik olarak yan yana
aynı toprakta? ‘

sayısız paralel evrenlerinin üstünde
tanrının attığı bir zarla
çok kırıldı içlerinden bir düzlem
ve eridi bardaktan boşalan geceden
zaman tünelinden çekilen
Küp Şekerden Düşgen…

——

sıyrılır
zeka
küpünden
sabır
küpüne
yapışanlar
anlatır
aslını
bilinçli
yapan
hatalar

Reha Başoğul

Oca 262009
 

Avam Eğlencesi

Gökyüzüne açılan terasta
biri erkek biri dişi
Sırnaşıyor birbirine iki deli
İnlemelerle başlıyor kokofoni

Sorulmuyor artık esaretin bedeli
Duyulmuyor artık at kişnemeleri
İsteme dedim değil mi sana
Kumandilar’ın uçtuğu yeri

Çıplaklığın mı nüksedecek
Kanatların mı açılacak şimdi?

Of seni ipekli
Ah seni dantelli
Kanınla yokluyorsun
alışkanlığımın niyetini
Bozma dediğim değil mi sana
Tao’nun sükunetini

Of seni ferli
Ah seni süslemeli
Sürtünmenle kışkırtıyorsun,
nefsimdeki kudretimi
Açma dedim değil mi sana
Pandora’nın kilidini

Of seni hevesli
Ah seni terli
Dişlerinle soyuyorsun
üstümdeki tek bezi
Oyma dedim değil mi sana
Rodin’in Idollerini

Of seni dövmeli
Ah seni kisveli
Kokunla fırlatıyorsun
salıverdiğim elbiseni
Soyma dedim değil mi sana
Goya’nın kontesini

Of seni işveli
Ah seni şeftali
Arınışınla aşıyorsun
göğsümdeki yükseltiyi
İçme dedim değil mi sana
Soma’nın zehrini

Of seni böğürtlenli
Ah seni lekeli
Dilinle boyuyorsun
tenimin rengini
Tatma dedim değil mi sana
Dionysos’un meyvelerini

Of seni kasvetli
Ah seni iksirli
Kavruluşunla siliyorsun
şeffaflığımdaki nemi
Düşünme dedim değil mi sana
Dosojin’in imgesini

Of seni incili
Ah seni küpeli
Serpilişinle susturuyorsun
zihnimdeki kelimeleri
Uyandırma dedim değil mi sana
Athos’un rahiplerini

Of seni gizemli
Ah seni ateşli
teslimiyetinle okşuyorsun
gözlerimdeki çaresizliği
Dinletme dedim değil mi sana
Paganini’nin capricelerini

Of seni hararetli
Ah seni pileli
Saçlarınla döküyorsun
damarlarıma kadehi
Duyma dedim değil mi sana
Pan’ın ezgisini

Of seni yabani
Ah seni pençeli
Tırnaklarınla çiziyorsun
sırtımdaki çizgileri
Koklama dedim değil mi sana
Lotus’un mavilisini

Of seni şehvetli
Ah seni öfkeli
ruhunla avuçluyorsun
bedenimdeki yükseltiyi
Hatırlama dedim değil mi sana
Hermes’in düşlemini

Of seni dünyevi
Ah seni kibirli
Dişiliğinle ısırıyorsun
boynumdaki deriyi
Savunma dedim değil mi sana
Epicur’un fikrini

Of seni vahşi
Ah seni sinsi
Uyuşturmanla boğuyorsun
kabarttığım istediğini
Uygulama dedim değil mi sana
Tiberius’un emrini

Of seni asi
Ah seni zilli
Ağırlığınla sarmalıyorsun
kudurttuğum zevki
Bulma dedim değil mi sana
İsis’in kaybettiğini

Of seni işveli
Ah seni yabani
Islaklığınla çalkalattırıyorsun
çıkamadığım girintiyi
Çalma dedim değil mi sana
Amour’un senfonisini

Of seni neşeli
Ah seni tiryaki
Özünle kamaştırıyorsun
Çağlayanımın heybetini
Kutsama dedim değil mi sana
Tagata’nın ayinini

Of seni yahşi
Ah seni kaprisli
Hırsınla değiştiriyorsun
oynadığım sahneyi
Okuma dedim değil mi sana
Aretino’nun sonelerini

Of seni titremeli
Ah seni esrimeli
Uçurumunla tutuşturuyorsun
kasıklarımın kenetlenmesini
Yutma dedim değil mi sana
Min’in yemini

Of seni sevimli
Ah seni lanetli
Tükenmişliğinle öpüyorsun
yanak dayanmış göbeğimi
Özlettirme bana dedim değil mi sana
‘Homo sum! ‘ demeyi

Söylettirme bana dedim değil mi sana
‘Plaudite, comoedia finita est. amici! ‘

Yaşattırma bana dedim değil mi sana
Kronos’un Avam eğlencesini

Reha Başoğul

Oca 262009
 

At Sırtında

At sırtında
kaçırırsın
alnına ak balık düşmüş kızını
bir ıslıkla
Rüzgar Tanrıçalarından
edersin al aşağı
sürgün rüyalarını
eteklerinde taş taşıyan
bir bilgenin öpülecek
sakalı gibi
karlı Kaf Dağı’ndan
kaparsın ruhunun sancağını
gökyüzünün sisli ummanlarına çıkarak, çırılçıplak
fırlarsın yayından
sarsmak için unutulmuş renklerin yamaçlarını
çiğnersin humuslu tarlalarında
çehrene sıçramış çamurlu toprağı
kurumuş akıncıbeyi unvanınla
dalarsın Kızılçam Ormanlarına
kışlatılmış arı kovanları arasından
koşarsın dörtnala
eline dolaşmış testeremsi yelelerin ucuyla
döndürünce kafasını
ayaklarına kapanacak menekşe alacası
eğilerek selamını alır
gözüne kaçan mor boyası
serserilik eder bir atmacayla
gri gölün kenarında
yarışırsın atbaşı
kulağında havayı mahmuzlayan kanatların marşı
sıcaktır daha
kaçışan ördeklerin sudaki perdeli ayak damgası
kadife renkli gölgesiyle
bacası tüten almaşık duvarlı dağ evine karşı
ciğerinde birikir
kekremsi havası
çıkartır seni baştan
kokan balığın bir anlık alın yazısı rüyası
At Sırtında

Reha Başoğul

Oca 262009
 

Aşk Gecesi
hüzzam kendinden geçmiş, bu gece sahtekâr
tanbur cenk eylemiş, çığlığı zülfikar
rebap ihya yolunda, bedenimde hünkâr
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

Ötüyor alevler denizime durmuş asi
düşünmek hepimize olmuş bu anda vahi
haydi durma dön, karşında işte sani
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

Kaçıyor meclisimden biri, adı mazlum
yakalayamam onu, ben basit bir kulum
süslenmiş mahşere elbet düşecektir yolum
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

dilim karanlık, gözüm gümüşten kamerî
hüznüm sancılı, yaram derinden firdevsi
sözüm bitmiş, duramam ki yeniden mahfi
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

sağıma soluma yerleşmiş, nurdan bir iclâl
adını anamam, biliyor bunu arzuhâl
kaybettim dilimin dinini, kanıyor inceden lâl
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

sorarım fani dilime niye konuşursun udî
bilmez misin kimsesizim nedir bu cebri
yaklaş kalbime, uyandırmayalım iblisi
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

ayyaş dolaşalım ki bu gece
üflenelim neyden
nefes olalım ki bu gece
bezenelim sesten
aşık olalım ki bu gece
doğalım bir’den
Aşk gecesi bu gece
gönlümde acı bir şerbet var

Reha Başoğul

Oca 262009
 

Akıl Karışıklığı

elindeki traş bıçağıyla kadın
dikiyor aynadaki erkeğin sakallarını
kolunu kaybetmişti o sırada vapur düdüğü
susturamadı kaptanın tüten tadını
küvette kurumaya bırakılmıştı çölün sokakları

martıların yazdığı şiirler
ikinci kedinin karnında çiğnenirken
şeffaf bir nüfus cüzdanında
silikti kimliksiz soyadının sesi
ödülünü satın alınıyordu çerçevesiz çivilenen bir sisten

üstsüz bir cinsel organın yamacında
kurtulan bir dağ yakılıyordu satırlarda
yırttılar düşeşe yakalanan kulak zarını
geri kalan Tanrının saatinde
sağnak yağan güneşe açıyordu kırmızı boya

kin yutan mazgalların altında
dönüşü uçuşan bir derviş
Marilyn Monroe gibi zilli
etek takıp ağlıyordu kutsal bir kerhanede
saplandı o gece izin sırtına kaçıncı kırık diş

teraziye söndürülmüş kültablası
akvaryum insanlarından yemlerini alıyordu
kibirliydi kan, kan davasında yediği rüşvetle
üçbeş şırınga çektiler fotoğraflardan
bağırdı o doğumhaneden atomun balık kokusu

kuantum saçılıyordu gözler sağırlar mahkemesinde
beşibirlik takılmıştı sanığın diline
boynubükük bir beyin felci
seviyordu kendisini öldüren ebeyi
patladı o yalan, asılsız bir doğru paketinde

besmelesiz güne başlamayan haham
bütün günahlara aziz diyerek saf tuttu
yetimin annesine sevap çıkartan minberde
kalbine son bir böbrek taşı düşürülmeden
boğdu Tanrının ettiği duaların soluğunu

genişledi ağaç, kalem yapıştırıldığında
ipin boynu takılıydı yüzüğün kilidine
kesikmiş merdiven altından geçen piyango bileti
cenneti eşeleyerek gömüldü rıdvan
kolyesinin göğsüne sıkılan şeytanla basılmış resimle

karışıklığın aklı delirtti akvaryumun şairler defterini
salıncaklar doyurmadı yazı pişiren aralıktaki yemeği
kalemler sildi kaderin yerini
cezalıydı küvetten koparılan karların beraati
renklerin yüzüne kanadı fırçanın bileği
ezilen şaraptan kopamadı ekmeğin kisti
plağa darılmadı alınganlığın musikisi
dışına gürültülü bir duman çekemezse sigara izmariti
sinekkaydı kavuştuğundan beri terketmeliydi
toplu iğneye batırılmış büyük meydanın derisini
martılar kapıp götürmeden uçan kediyi
rahmine sokuldu Tanrının saati

Reha Başoğul

Oca 252009
 

Balıkçıyla Kabaca Pazarlık

vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
haydi bitir şu tekneni beni bunaltmadan
oyalanma çivi çakmayla falan
fazla da kıçını zımparalamadan
yakalım diyorum kısmetse
senle denizci fenerlerimizi
açalım istiyorum şöyle
denize pupa yelkenlerimizi
bütün dubaları aşıp
sen de en uzaklara kırarsan dümeni
inan olsun
yeter bana…

Vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
rica minnet olmadan
götür istiyorum beni çok uzaklara
inanmıyorsun ama
hemen görmem gerek
yüreğimdeki balık sürülerini
ah yok mu o bıcırık deniz bigudileri
mübarekler gözümde tüttü şimdi
azmışım da
bunlar da kadınım olmuş sanki
anlamıyorsun ama
nasıl da özledim bi bilsen canım denizimi
bir kere olsun
sürsem yüzümü onun hoyrat lodosuna
off var ya
başım üstüne yeminle
yeter bana!

vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
sen rasgele demeyi ağzıma bir alıştırsan
ben kızdırsam güzelim dalgalarımızı
karanlığın Ay yüzüne kadar bağırsam
heryanım velet donu kadar ıslansa
gelse içime zaten bir kere bunaltı
bak şuraya yazıyorum
yeter bana!

vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
çilingir soframıza ne koyarsan
öyle hiç mızmızlanmadan öte boka
derim çok şükür amenna!
söz veriyorum
istesen de
duyamazsın artık benden
başka bir terane
ağzımdan çıktı bir kere
demedik mi ne çıkarsa bahtımıza
zaten ne diyorum ben sana
sarı çizmelerimi taksam ayağıma
yağmurluğumu da geçirdim mi üstüme
adımımı atsam güvertenin başına
elimi de kanattım mı bir kere misinayla
versen de istemem daha
palamutunmuş lüferinmiş
sanma sakın gözüm var onlarda
öylece teknenin köşesinde oturayım
daha ne olsun ki
ciğerimi ye
yeter bana!

vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
bakma bana öyle uzaktan
hiç deli görmemiş gibi
sen de söz vereceksin
çoluk çoluk ayaklarına yatmadan
ne bırakacaksın beni buzhaneye
ne sen de kaçacaksın tersaneye
geçen seferki gibi kandırmazsan
itmezsen beni elinin tersiyle
ölümü gör
yeter bana!

vuslata yaka silktim kaptan
acele kalk yetiş yanıma
gidelim buralardan
daraldım diyorum
anlasana
adamı günaha sokmadan
beni daha fazla daraltmazsan
kimseyle kanlı bıçaklı olmadan
lafımı bir anlarsan
sen de yeter ulan diyip
verdiğin sözü bi tutarsan
birkereliğine dönmeyiz diyorum işte
ruhuma ağını atmış
şu mendireği kayıp namussuz bedene

Reha Başoğul

Kas 242008
 

154029_2

Kurgusu iyi, çevirisi ise bana iyi gelmeyen, Dante hakkında ve Dantecilik sırat’ında, kimlerin cennette, kimlerin cehennemde olduğuna tanrısal bir balık atlamayla bulaşan bir Matthew Pearl romanı… Sonrasında İlahi Komedya’yı tekrar okutabilecek kadar meraklı bir cinayetler serisinin ters köşesinin sonu değil, Dante’nin kendisi olduğu, tek seyirlik, 500’e yaklaşan sayfa süresince ‘istikbal dantededir’ propagandası.. Harvard’a ve Poe’ya az çok imaj zedeleyici laf soktuğu da vakidir..